Âşık Veysel, 1894'te Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde doğdu. Yedi yaşında geçirdiği çiçek hastalığı ve ardından gelen bir kaza onu tamamen kör bıraktı; bundan sonraki yetmiş yılını ışığı yalnızca yüreğinde taşıyarak yaşadı. Babasının eline tutuşturduğu üç telli bir saz, onun hem gözü hem dili oldu; gezgin âşıkların deyişleriyle beslenip kendi sözlerini söylemeye başladı. 1931'deki Sivas Halk Şairleri Bayramı'ndan sonra adı bütün yurda yayıldı, Köy Enstitülerinde binlerce köy çocuğuna saz öğretti ve türküleriyle Cumhuriyet Türkiye'sinin ortak sesi hâline geldi. 21 Mart 1973'te, doğduğu köyde, annesinin onu dünyaya getirdiği Ayıpınarı tarlasında toprağa verildi — ömrü boyunca 'sadık yârim' dediği kara toprağa.
#1894#toprak#çukurova#sivrialanşarkışlasivas
18
Bölüm
18
Anı
12
Şehir
79
Yıl
0
Ziyaret
18941 bölüm
25 Ekimdoğum
Ayıpınarı'nda Doğan Çocuk
25 Ekim 1894 günü, Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde, bir çobanın evinde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Veysel koydular. Babası Karaca Ahmet Şatıroğlu, küçük yaşta öksüz kalmış, Sivrialan'da çobanlık ve çiftçilikle büyümüş, sözü sazı seven bir adamdı…
1901 kışında, Veysel yedi yaşındayken Sivrialan'ı çiçek hastalığı salgını sardı. O dönemde Anadolu köyleri için çiçek hastalığı bir kâbustu; çaresi yoktu, doktoru yoktu, kimi öldürür kimi sakat bırakırdı. Veysel hastalığa yakalandı…
Karaca Ahmet, kör oğlunun karanlıkta erimesine gönlü razı olmadı. Çocuğunu hayata bağlayacak bir şey aradı ve onu en iyi bildiği yerde, sazda buldu. 1904 yıllarında, Ortaköy'deki Mustafa Kemal ocağında Hakkı Baba'dan üç telli, kırık dökük bir saz aldı ve Veysel'in eline tutuşturdu…
Sazı eline almak başlangıçtı; ama âşıklık geleneği bir usta-çırak yoluydu. Veysel'in asıl ustası, köyüne uğrayan gezgin bir âşık oldu: Çamışıhlı Ali Ağa — herkesin Âşık Ali diye andığı saz şairi. Veysel sekiz yaşlarındayken Âşık Ali, Sivrialan'da bir yıl kadar kaldı ve kör çocuğa âşıklığın inceliklerini öğretti.
Âşık Ali ona yalnızca saz çalmayı değil, bir geleneğin bütün hazinesini aktardı: Karacaoğlan'ın koşmalarını, Pir Sultan Abdal'ın nefeslerini, Emrah'ın, Dertli'nin, Ruhsatî'nin deyişlerini…
Temmuz 1914'te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Veysel yirmi yaşındaydı. Anadolu'nun her köyünden gençler cepheye çağrılıyor, Sivrialan'dan da delikanlılar birer birer askere gidiyordu. Veysel ise koyu bir milliyetçiydi; yurduna hizmet etmeyi, cephede yer almayı bütün kalbiyle istiyordu…
Yaşlanan anne babası, kör oğullarının bir yuva kurmasını, kendilerinden sonra onu kollayacak birinin olmasını istediler. 1919 yıllarında, köyden bir akrabanın kızı Esma ile Veysel'i evlendirdiler. Evlilik, o dönemin âdetince, büyüklerin kararıyla görücü usulü kurulmuştu.
Bu birliktelik Veysel'e mutluluk getirmedi…
1928'de Veysel, derdinden uzaklaşmak için Sivrialan'ı bırakıp Adana'ya gitmeyi düşündü. Yola çıktığında Yalıncak köyünde mola verdi ve orada, hayatını değiştirecek kadınla — Gülizar ile — tanıştı. Gülizar, dul bir kadındı; ocak sahibi Hamza Ertemür'ün torunuydu.
Veysel ona bir dünür gönderdi…
1931'de, Veysel'in hayatına bir adam girdi: şair ve edebiyat öğretmeni Ahmet Kutsi Tecer. Tecer, Anadolu'nun köylerinde unutulmaya yüz tutmuş halk şiirini ve âşıklık geleneğini gün ışığına çıkarmak isteyen, kültür sevdalısı bir aydındı. Muzaffer Sarısözen ve Vehbi Cem Aşkun gibi arkadaşlarıyla birlikte 'Halk Şairlerini Koruma Derneği'ni kurdu.
5 Kasım 1931'de bu dernek, Sivas'ta Birinci Halk Şairleri Bayramı'nı düzenledi…
Ahmet Kutsi Tecer, Veysel'i kendi sözlerini söylemeye yüreklendirdi. Cumhuriyet'in onuncu yılı yaklaşırken Tecer, ondan Atatürk ve genç Türkiye üzerine bir destan söylemesini istedi. Veysel, o güne dek daha çok ustalardan öğrendiği deyişleri seslendirirdi; ama bu kez kendi şiirini kurdu…
1930'ların ortalarında Veysel, arkadaşı İbrahim ile birlikte şehir şehir dolaşıyor, konserler vererek geçimini sağlıyordu. İzmir'de ona bir öğüt verildi: sesini radyodan duyurmalıydı. İstanbul'a gitti; Tokatlıyan Oteli yakınındaki bir radyo istasyonunun müdürü Mesut Cemil'in karşısında sazını çaldı.
15 Nisan 1936'da Veysel, İbrahim ile birlikte ilk radyo yayınını yaptı…
1941'de Ahmet Kutsi Tecer, Veysel'in hayatına bir kez daha yön verdi. Yeni kurulan Köy Enstitüleri — köy çocuklarına eğitim, üretim ve sanatı bir arada veren o eşsiz okullar — bir saz öğretmenine ihtiyaç duyuyordu. Tecer, Veysel'i Arifiye Köy Enstitüsü'ne saz öğretmeni olarak atadı…
Âşık Veysel'in bütün eserleri içinde belki de en derini, en çok sevileni 'Kara Toprak'tır. Çifteler Köy Enstitüsü yıllarında olgunlaşan bu uzun deyiş, 'Dost dost diye nicesine sarıldım / Benim sadık yârim kara topraktır' dizeleriyle başlar. Veysel bu türküde, insanın hayatı boyunca dost bildiği, sevgili bildiği herkesin bir gün kendisini bırakacağını; geriye kalan tek sadık yârin, insanı bağrına basacak olan toprak olduğunu söyler.
Türkünün hikâyesi de anlamı kadar etkileyicidir…
Âşık Veysel'in en çok bilinen türküsü, hiç şüphesiz 'Uzun İnce Bir Yoldayım'dır. 'Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece' dizeleriyle başlayan bu deyiş, insan ömrünü hiç durmayan, ucu görünmeyen bir yolculuk olarak anlatır. Veysel bu türküde hayatı, doğumla başlayıp ölümle biten, gece gündüz demeden katedilen uzun ince bir yol olarak resmeder; 'Bilmiyorum ne hâldeyim' dizesiyle de insanın bu yolculuk karşısındaki çaresiz hayretini dile getirir.
Bu türkü zamanla bir milletin ortak deyimi hâline geldi; ömrü, geçiciliği, yolda olmayı anlatmak isteyen herkes onun dizelerine başvurdu…
"Güzelliğin On Par'etmez" ve İç Dünyasının Türküleri
Veysel'in sevgi üzerine söyledikleri, görmeyen bir adamın güzelliği nasıl tanımladığını gösterir. En bilinen örneği 'Güzelliğin On Par'etmez' türküsüdür: 'Güzelliğin on par'etmez / Bu bendeki aşk olmasa.' Veysel bu deyişte, dış güzelliğin tek başına bir değeri olmadığını; asıl değerin, ona bakan gönüldeki sevgide olduğunu söyler. Gözleri görmeyen ozan için bu sıradan bir söz değildi — o, güzelliği gözle değil, gönülle tanıyan biriydi; bu yüzden bu türkü, onun kendi hayat hakikatinin de bir özetiydi.
1952 yıllarında İstanbul'da göz hekimleri, elli bir yıllık körlüğünün ardından Veysel'e katarakt ameliyatı önerdiler; belki yeniden görebilirdi…
Uzun yıllar boyunca gezgin ozanlık döneminde Veysel'in yol arkadaşı, kendisi de bir saz şairi olan Veysel Erkılıç olmuştu. İki Veysel'i birbirinden ayırmak için ona 'Küçük Veysel' denirdi; 1940'tan başlayarak yaklaşık yirmi yıl boyunca Âşık Veysel'e hem kılavuzluk etti hem yanında çalıp söyledi. 4 Kasım 1960'ta Erkılıç'ı bir kalp krizi aldı…
1970'lere geldiğinde Veysel artık yaşlı ve hasta bir adamdı. Sağlığı yıldan yıla zayıflıyor, kamuoyu önüne daha seyrek çıkıyordu. Temmuz 1971'de İstanbul'da düzenlenen bir âşıklar bayramına onur konuğu olarak katıldı…
1972'ye gelindiğinde Veysel'in sağlığı hızla bozuldu. Hastanedeki tetkikler akciğer kanseri teşhisini koydu. Sivas'tan eski senatör Hüseyin Öztürk başkanlığında resmî bir heyet, onun adına bir dernek kurmayı önerdi…
Veysel'in ölümünden sonra adı ve sanatı, dilediği gibi, dünyada kaldı. Vefatının ertesi günü, ailesinin izniyle Ahmet Özdemir ve arkadaşları onun ölüm maskını aldılar; bu mask, ileride dikilecek anıtlar için kullanılacaktı. Hürriyet gazetesinin başlattığı kampanyada 335 bin lira toplandı: 200 bin lirası Veysel'in heykeli için harcandı, kalanı Sivrialan'daki okula bağışlandı.
1982'de, Kültür Bakanlığı'nın girişimiyle, Veysel'in Sivrialan'daki evi halka açıldı ve ev-müzeye dönüştürüldü…