
25 Ekim 1894 günü, Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde, bir çobanın evinde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Veysel koydular. Babası Karaca Ahmet Şatıroğlu, küçük yaşta öksüz kalmış, Sivrialan'da çobanlık ve çiftçilikle büyümüş, sözü sazı seven bir adamdı. Annesi Gülizar ise, anlattığına göre, Veysel'i evin içinde değil, koyun sağıp dönerken köyün yakınındaki Ayıpınarı denilen otlakta doğurmuştu. Yıllar sonra Veysel, ömrünün sonunda bu tarlaya, kendisini dünyaya getiren o toprağa gömülmek isteyecekti. Şatıroğlu ailesi yoksul ama saygın bir köy ailesiydi. Veysel beşinci çocuktu; doğan kardeşlerinin çoğu küçük yaşta hayatını kaybetmiş, yalnızca ağabeyi Ali ile 1896'da doğan kız kardeşi Elif yetişkinliğe ulaşabilmişti. O dönemin Anadolu köylerinde çocuk ölümleri olağan bir acıydı; sevinçle yas iç içe yaşanırdı. Sivrialan, Orta Anadolu'nun bozkırına kurulmuş, kışı sert, toprağı cömert olmayan bir köydü. Hayat; ekin, koyun, su ve havanın insafına bağlıydı. Ama bu çıplak bozkırın kendine has bir zenginliği vardı: söz ve ezgi. Uzun kış gecelerinde köy odalarında saz çalınır, deyişler söylenir, eski âşıkların türküleri kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Veysel, gözleri henüz görürken de bu sesin içinde büyüdü. Karaca Ahmet'in evi, mahallenin söz toplanan odalarından biriydi. Gezgin âşıklar uğrar, türküler söylenir, atışmalar yapılırdı. Küçük Veysel, daha okuma yazma bilmeden, Karacaoğlan'ın, Pir Sultan Abdal'ın, Dadaloğlu'nun deyişlerini kulak dolgunluğuyla belledi. Bozkırın çocuğu, ileride bütün bir milletin gönlüne sesleneceği o dili, daha o yıllarda, görür gözlerle, bu köy odalarında öğrenmeye başlamıştı.