
1901 kışında, Veysel yedi yaşındayken Sivrialan'ı çiçek hastalığı salgını sardı. O dönemde Anadolu köyleri için çiçek hastalığı bir kâbustu; çaresi yoktu, doktoru yoktu, kimi öldürür kimi sakat bırakırdı. Veysel hastalığa yakalandı. Hayatta kaldı — ama hastalık sol gözünde bir çıban bıraktı ve o göz tamamen kör oldu. Sağ gözü ise yalnızca aydınlık ile karanlığı seçebilecek kadar zayıf kaldı. Kaderin acımasızlığı bununla da bitmedi. Henüz sağ gözünde kalan o zayıf ışık da kısa süre sonra söndü. Veysel bu ikinci körlüğü nasıl yaşadığını yıllar sonra net hatırlamadığını söyleyecekti. Anlatılan iki rivayet vardı: kimine göre babası, öküz sürerken kullandığı sivri değnekle istemeden oğlunun gözünü incitmişti; kimine göre bir ineğin boynuzu çarpmıştı. Veysel kendisi de bu konuda kesin konuşmazdı. Sonuç değişmiyordu: bozkırın çocuğu artık karanlığa düşmüştü. Gören bir çocuğun, dünyayı tanıdıktan sonra onu yitirmesi, doğuştan görmeyen birinin yaşamadığı ayrı bir acıdır. Veysel renkleri, yüzleri, köyün manzarasını, annesinin yüzünü görmüş ve sonra hepsini kaybetmişti. Bir süre içine kapandı, küstü, dünyadan elini eteğini çekti. Köyün öbür çocukları oynarken o evin kıyısında, bahçede, bir armut ağacının altında otururdu. Fakat bu karanlık, sandığı gibi bir son değil, başka bir dünyanın kapısıydı. Görme yetisini yitirdiği için Veysel'in işitmesi, hafızası ve iç dünyası olağanüstü keskinleşti. Bir sesi, bir adımı, rüzgârın yönünü, suyun akışını, insanların ses tonundaki en küçük titremeyi seçer oldu. Anası babası, çaresizlik içinde, bu çocuğa karanlıkta tutunabileceği bir dal aramaya başladılar. O dal, çok geçmeden, üç telli bir saz olacaktı.