
Karaca Ahmet, kör oğlunun karanlıkta erimesine gönlü razı olmadı. Çocuğunu hayata bağlayacak bir şey aradı ve onu en iyi bildiği yerde, sazda buldu. 1904 yıllarında, Ortaköy'deki Mustafa Kemal ocağında Hakkı Baba'dan üç telli, kırık dökük bir saz aldı ve Veysel'in eline tutuşturdu. Bu basit alet, kör çocuğun hayatını baştan kuracak olan o kaderin anahtarıydı. Veysel sazı eline alır almaz ona sarıldı. Gören gözleri olmadığı için dünyayı parmak uçlarıyla, kulağıyla tanıyordu; saz tam da böyle bir alettı — görmeye değil, dokunmaya ve duymaya dayanırdı. Telleri, perdeleri, tahtanın kıvrımını ezberledi. Karanlık, sazın tınısında yavaş yavaş bir aydınlığa dönüştü. İlk öğretmeni köyün yakınındaki komşusu Molla Hüseyin oldu. Ondan temel vuruşları, ilk deyişleri öğrendi. Veysel parmaklarının altında sazın nasıl konuştuğunu keşfettikçe daha çok çalıştı; günler, geceler saz başında geçti. Köy odalarında çalınan türküleri tek tek kendi sazına taşıdı. Veysel sonradan, 'Sazım' adını verdiği deyişinde bu aletle kurduğu bağı anlatacaktı — saz onun için bir çalgıdan öteydi; dili, gözü, yoldaşı, derdini döktüğü tek sırdaşıydı. Babasının o kırık sazı vermesi, görünüşte küçük bir hareketti; ama bir çocuğun karanlığını sanata, bir köy çocuğunu da Türkiye'nin en büyük halk ozanına dönüştürecek yolun ilk adımıydı.