
Sazı eline almak başlangıçtı; ama âşıklık geleneği bir usta-çırak yoluydu. Veysel'in asıl ustası, köyüne uğrayan gezgin bir âşık oldu: Çamışıhlı Ali Ağa — herkesin Âşık Ali diye andığı saz şairi. Veysel sekiz yaşlarındayken Âşık Ali, Sivrialan'da bir yıl kadar kaldı ve kör çocuğa âşıklığın inceliklerini öğretti. Âşık Ali ona yalnızca saz çalmayı değil, bir geleneğin bütün hazinesini aktardı: Karacaoğlan'ın koşmalarını, Pir Sultan Abdal'ın nefeslerini, Emrah'ın, Dertli'nin, Ruhsatî'nin deyişlerini. Veysel'in görmeyen gözlerinin yerini olağanüstü bir hafıza tutuyordu; dinlediği her deyişi bir kez işitince belliyor, sonra kendi sazında yeniden kuruyordu. Usta, çırağın bu kabiliyetine hayran kalmıştı. Âşıklık yalnızca ezber değildi; usta vurmak, hece ölçüsü, ayak tutmak, irticalen söylemek, atışmak demekti. Veysel bunların hepsini Âşık Ali'nin dizinin dibinde öğrendi. Bir deyişin nasıl kurulduğunu, bir türkünün hangi makamda söyleneceğini, dinleyenin yüreğine nasıl dokunulacağını kavradı. Yirmi yaşına geldiğinde Veysel sazını ustaca çalan, repertuvarı geniş bir saz şairiydi. Henüz kendi sözlerini söylemiyor, daha çok ustalardan öğrendiği deyişleri seslendiriyordu; kendi şiirini yıllar sonra, Ahmet Kutsi Tecer'in yüreklendirmesiyle söyleyecekti. Ama temel atılmıştı: gezgin âşıkların kör çırağı, geleneğin bütün damarlarını içine çekmiş, kendi sözünü söyleyeceği günü bekliyordu.