
Temmuz 1914'te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Veysel yirmi yaşındaydı. Anadolu'nun her köyünden gençler cepheye çağrılıyor, Sivrialan'dan da delikanlılar birer birer askere gidiyordu. Veysel ise koyu bir milliyetçiydi; yurduna hizmet etmeyi, cephede yer almayı bütün kalbiyle istiyordu. Ama körlüğü buna izin vermedi; askere alınmadı. Bu, Veysel'in ömrü boyunca taşıyacağı bir burukluk oldu. Köyün gençleri vatan için savaşırken kendisinin geride kalması, ona ağır geldi. Derin bir hüzne kapıldı; günlerini yine o armut ağacının altında, bahçenin kıyısında geçirdi. Yıllar sonra bile, yapamadığı tek şeyin askerlik olduğunu söyleyecek, bunu bir eksiklik gibi anacaktı. Savaş yıllarının ardından Kurtuluş Savaşı geldi. Anadolu yokluk, açlık, salgın ve yas içindeydi. Sivrialan da bu acılardan payını aldı. Veysel bu yılları köyünde, sazıyla, görmeyen gözleri ve gören yüreğiyle yaşadı. Çevresinde olup biten her şeyi — ölümleri, yoklukları, dönmeyen askerleri, kadınların çektiklerini — sesiyle, sazın tınısıyla içine kaydetti. 1923'te Cumhuriyet ilan edilip ağabeyi Ali de cepheden köye döndüğünde, Veysel artık otuza merdiven dayamış olgun bir adamdı. Köy kahvelerinde, düğünlerde saz çalmaya, küçük de olsa para kazanmaya başladı. Yeni kurulan Türkiye, henüz onun adını bilmiyordu; ama Veysel, yıllar sonra bu Cumhuriyet'in ve onun kurucusunun en içten ozanlarından biri olacaktı.