
Yaşlanan anne babası, kör oğullarının bir yuva kurmasını, kendilerinden sonra onu kollayacak birinin olmasını istediler. 1919 yıllarında, köyden bir akrabanın kızı Esma ile Veysel'i evlendirdiler. Evlilik, o dönemin âdetince, büyüklerin kararıyla görücü usulü kurulmuştu. Bu birliktelik Veysel'e mutluluk getirmedi. Çiftin iki çocuğu oldu, ama ikisini de yitirdiler: oğulları Ali, daha on günlükken emzirilirken boğularak hayatını kaybetti; kızları Elif ise iki yaşına geldiğinde öldü. Veysel için bu, körlüğünün üstüne binen bir başka karanlıktı; çocuk ölümleri yüreğini bir kez daha yaktı. Kör bir adamla yapılan bu evlilik baştan zordu. Esma, Veysel'i huysuz ve kıskanç buluyordu; Veysel ise eşinin kendisine soğuk davrandığını düşünüyordu. Aralarındaki mesafe gittikçe büyüdü. Veysel bir hastalık döneminde yatakta yatarken ve ağabeyi Ali de köyden uzaktayken, Esma altı aylık kızlarını geride bırakıp Hüseyin adında bir adamla köyden kaçtı. Esma ile Hüseyin sonradan Sivrialan'a geri döndüler, ama Veysel'in ilk evliliği fiilen bitmişti. Bu terk ediliş, bu yüzüstü bırakılma, Veysel'in deyişlerine sızan acıların, sevgi ve sadakat üzerine söylediği derin sözlerin kaynaklarından biri oldu. Karanlıkta kalan adam, şimdi bir de gönlünde yarayla baş başaydı; ama onu asıl ayağa kaldıracak olan, birkaç yıl sonra karşısına çıkacak bir kadındı.