Cem Karaca, 5 Nisan 1945'te İstanbul Bakırköy'de, sanatın evin içine işlediği bir ailede dünyaya geldi. Ermeni asıllı annesi Toto Karaca (İrma Felekyan) Türk tiyatrosunun ve sinemasının unutulmaz isimlerinden biriydi; Azerbaycan kökenli babası Mehmet Karaca da tiyatro oyuncusuydu. Robert Kolej'de okudu, 1960'ların sonunda Apaşlar'la müzik sahnesine çıktı; ardından Kardaşlar, Moğollar ve Dervişan gruplarıyla Anadolu rock'ı yarattı. Türkülerin ezgisini, halk şiirinin sözünü ve rock'ın gücünü birleştirdi; toplumun ezilenlerinden, emekçisinden, gariplerinden yana şarkılar söyledi. 12 Eylül 1980 darbesinin baskı ortamında yurda dönmeyi reddetti, Almanya'da yaşadı ve 1983'te vatandaşlıktan çıkarıldı. 1987'de Turgut Özal'ın çıkardığı afla ülkesine döndü; gür sesi, kıvırcık saçları ve cesur duruşuyla yeni kuşaklara da ulaştı. 8 Şubat 2004'te kalp krizinden vefat etti ve babasının yanına, Karacaahmet Mezarlığı'na defnedildi.
#1945#sanat#renk#istanbul
17
Bölüm
18
Anı
10
Şehir
59
Yıl
0
Ziyaret
19451 bölüm
5 Nisandoğum
Bakırköy'de Bir Tiyatro Çocuğu
5 Nisan 1945 günü, İstanbul'un Bakırköy ilçesinde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Muhtar Cem Karaca koydular; ama hayatı boyunca yalnızca 'Cem Karaca' olarak, üç heceyle bütün bir ülkeye mal olacaktı. Doğduğu ev, sıradan bir ev değildi: sanatın, sahnenin, perdenin gündelik hayatın doğal bir parçası sayıldığı bir tiyatro ailesiydi.
Annesi, Türk tiyatrosunun ve sinemasının en sevilen isimlerinden Toto Karaca'ydı…
Cem Karaca, İstanbul'un en köklü ve en seçkin eğitim kurumlarından biri olan Robert Kolej'de okudu. Boğaz'a bakan tepelerdeki bu okul, ona yalnızca güçlü bir İngilizce ve geniş bir kültür ufku değil, Batı dünyasının müziğiyle, edebiyatıyla, düşünce hayatıyla yakın bir tanışıklık da kazandırdı. 1960'ların başında bir Robert Kolej öğrencisi olmak, dünyanın değişen seslerine kulak kabartmak demekti.
O yıllar, bütün dünyada gençlik kültürünün, rock and roll'un, yeni bir özgürlük rüzgârının yükseldiği yıllardı…
1960'ların başında Cem Karaca, müziğe artık ciddi bir tutkuyla bağlanmıştı. Henüz çok genç olmasına rağmen, dönemin İstanbul gençlik müziği sahnesinin içine girdi. Beyoğlu'nun kulüplerinde, gençlik mekânlarında sahne almaya başladı; Batı'dan gelen rock and roll parçalarını dinleyerek, çalmaya çalışarak kendini yetiştirdi.
İlk gruplarını bu yıllarda kurdu…
1965 yılında Cem Karaca, vatani görevini yapmak üzere askere gitti. Bu, onun hayatında göründüğünden çok daha derin izler bırakacak bir dönemdi. İstanbul'un kolej sıralarından, Beyoğlu'nun gece kulüplerinden gelen genç müzisyen, kendini Anadolu'nun ortasında buldu…
Askerlik dönüşünde Cem Karaca, müzik kariyerinin ilk büyük adımını attı: gitarist Mehmet Soyarslan'ın grubu Apaşlar'a katıldı. Bu birliktelik, hem Karaca'nın hem de Türk müziğinin önünde yeni bir kapı açtı. Apaşlar, Batı rock'ının enerjisini Türkçe sözlerle, Anadolu ezgileriyle birleştiren öncü gruplardan biriydi.
1967'de Karaca ve Apaşlar, dönemin en önemli müzik yarışması olan Altın Mikrofon'a katıldı…
1968'de Cem Karaca ve Apaşlar, sanatçının ilk büyük hit şarkısını kaydetti: 'Resimdeki Gözyaşları'. Mehmet Soyarslan'ın bestelediği bu eser, çıktığı anda büyük bir yankı uyandırdı ve Cem Karaca adını Türkiye'nin her köşesine taşıdı. Bir resmin önünde dökülen gözyaşlarını, hasreti ve kavuşamamanın acısını anlatan bu şarkı, dinleyicinin yüreğine doğrudan dokunuyordu.
'Resimdeki Gözyaşları', Anadolu rock'ın geniş kitlelere ulaşabileceğinin ilk güçlü kanıtlarından biriydi…
1969'da Apaşlar'dan ayrılan Cem Karaca, basçı Seyhan (Serhan) Karabay ile birlikte yeni bir grup kurdu: Kardaşlar. Bu grup, Karaca'nın müziğinde önemli bir dönüşümün başlangıcı oldu. Artık yalnızca aşk ve hasret şarkıları söyleyen bir yorumcu değil, toplumun derdiyle dertlenen, ezilenlerin sesini taşıyan bir sanatçı olma yolundaydı.
Kardaşlar'la birlikte Karaca, 1970'te 'Dadaloğlu' adlı şarkıyı yorumladı…
1972'de Cem Karaca, Türk müziğinin en önemli gruplarından biri olan Moğollar'la bir araya geldi. Cahit Berkay, Murat Ses ve diğer üyeleriyle Moğollar, Anadolu ezgilerini progresif rock'ın katmanlı, derin yapısıyla birleştiren öncü bir topluluktu. Karaca'nın gür sesi ile Moğollar'ın zengin müzikalitesi buluşunca, ortaya Anadolu rock'ın en güçlü örneklerinden biri çıktı.
Karaca ve Moğollar, bu birliktelikten Türk müzik tarihinin unutulmaz parçalarından birini çıkardı: 'Namus Belası'…
1974'te Cem Karaca, kendi müzik vizyonunu tam anlamıyla hayata geçirebileceği grubunu kurdu: Dervişan. Anadolu'nun derviş geleneğinden, gezgin halk ozanlarının ruhundan adını alan bu topluluk, Karaca'nın sanatının en parlak, en üretken, aynı zamanda en politik dönemine eşlik edecekti.
Dervişan'la birlikte Karaca, Anadolu rock'ın olgun bir evresine girdi. Müzik artık daha katmanlı, sözler daha keskin, mesajlar daha açıktı…
1975'te Cem Karaca ve Dervişan, sanatçının belki de en sevilen, en kalıcı eserini yayımladı: 'Tamirci Çırağı'. Yazıları ve sözleriyle bir tamirhanede çalışan yoksul bir çırağın, zengin bir genç kıza duyduğu imkânsız aşkı anlatan bu şarkı, hem dokunaklı bir aşk hikâyesi hem de sınıfsal eşitsizliğin acı bir resmiydi.
'Tamirci Çırağı', basit görünen ama derin bir hikâye anlatıyordu: emeğiyle geçinen bir gencin, zenginlik duvarının öbür tarafındaki bir sevgiye uzanamamasını. Şarkı, ezilenlerin, gariplerin, eli nasırlıların duygularını öyle içten anlatıyordu ki, bütün bir ülke onu kendi hikâyesi gibi benimsedi…
Şiirle Müziğin Buluşması: Nâzım, Orhan Veli ve Halk Ozanları
Cem Karaca, müzik tarihinde yalnızca güçlü sesiyle değil, Türk şiirini halka ulaştıran bir köprü olmasıyla da iz bıraktı. 1970'lerin ikinci yarısında, Dervişan döneminde ve sonrasında, ülkenin en büyük şairlerinin dizelerini besteleyerek milyonların diline doladı. Onun için müzik, şiirin kanatlarıydı.
Karaca, özellikle Nâzım Hikmet'in şiirlerini besteleyerek bu büyük şairi yeni kuşaklara taşıdı…
12 Eylül 1980 günü, Türkiye'de bir askeri darbe gerçekleşti. Ülke, baskının, yasakların, korkunun gölgesine girdi. Yıllardır halktan yana, ezilenden yana, adaletten yana şarkılar söyleyen Cem Karaca, bu yeni dönemin hedeflerinden biri oldu…
Cem Karaca'nın Almanya'da geçirdiği sürgün yıllarının en ağır darbesi, 6 Ocak 1983'te geldi. Yurda dönmesi için yapılan çağrıya uymayan sanatçı, Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Anadolu rock'ın babası, Anadolu'nun türkülerini bütün bir ülkeye sevdiren adam, artık resmi olarak vatansızdı.
Bu, bir sanatçının başına gelebilecek en acı şeylerden biriydi…
1987 yılı, Cem Karaca için bir bayram gibiydi. Dönemin başbakanı Turgut Özal'ın çıkardığı bir afla, sanatçının önündeki engeller kalktı. Yedi yıl boyunca Almanya'da, gurbette, vatansız yaşayan Karaca, nihayet ülkesine dönebildi…
1987'de, sürgünden dönüşünün hemen ardından Cem Karaca, kariyerinin en önemli albümlerinden birini yayımladı: 'Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar'. Albümün adı, başlı başına bir manifestoydu; hem o sırada genç olanlara hem de yürekleri hep genç kalanlara, yani Karaca'yı yıllardır seven herkese uzatılmış sıcacık bir el.
Bu albüm, Karaca'nın yedi yıllık suskunluğunu sona erdiren çalışmaydı. Sürgün yıllarının ardından sanatçı, yeniden Türk müzik sahnesinin merkezine yerleşiyordu…
Sürgünden dönüşünün ardından Cem Karaca, 1990'lar boyunca üretmeyi, söylemeyi, sahnelerde olmayı sürdürdü. Bu dönem, onun olgunluk yıllarıydı; geçmişin yükünü taşıyan ama hâlâ yeni şarkılar arayan, yeni kuşaklarla bağ kurmaya çalışan bir sanatçının yılları. 1994'te yayımladığı 'Bu Son Olsun', bu geç dönemin dikkat çeken çalışmalarından biri oldu.
Karaca, bu yıllarda eski dostlarıyla, müzik yoldaşlarıyla yeniden bir araya geldi; Cahit Berkay gibi isimlerle çalıştı…
8 Şubat 2004 günü, Türkiye ağır bir haberle sarsıldı. Anadolu rock'ın babası, bir kuşağın gür sesi Cem Karaca, geçirdiği şiddetli bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. İstanbul Bakırköy'deki hastanede, doktorların bütün çabalarına rağmen kurtarılamadı…
Cem Karaca, bedenen aramızdan ayrıldı; ama sesi, duruşu ve mirası Türkiye'nin ortak hafızasından hiç silinmedi. Ölümünden sonra geçen yıllar, onun ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu daha da görünür kıldı. Anadolu rock'ın babası olarak anılan Karaca, yeni kuşakların da keşfettiği, dinlediği, sevdiği bir efsane olarak yaşamaya devam etti.
Karaca'nın şarkıları, kuşaktan kuşağa aktarıldı…