
12 Eylül 1980 günü, Türkiye'de bir askeri darbe gerçekleşti. Ülke, baskının, yasakların, korkunun gölgesine girdi. Yıllardır halktan yana, ezilenden yana, adaletten yana şarkılar söyleyen Cem Karaca, bu yeni dönemin hedeflerinden biri oldu. Toplumcu duruşu, söylediği protest şarkılar, cesur tavrı, onu yeni iktidarın gözünde 'tehlikeli' bir isim hâline getirdi. Karaca, darbeden bir süre önce, çalışmaları için Almanya'nın Köln kentine gitmişti. Darbenin ardından Türkiye'deki ortam onun için her geçen gün daha tehlikeli hâle geldi. Hakkında soruşturmalar açıldı, suçlamalar yöneltildi; ayrılıkçı düşüncelere sahip olmak, devlet düzenine karşı olmak gibi ağır ithamlarla anıldı. Yurda dönmesi için resmi bir çağrı yapıldı. Karaca'nın önünde acı bir seçim vardı: ya korkunun, baskının, belki de cezaevinin beklediği bir Türkiye'ye dönmek, ya da gurbette, ailesinden ve ülkesinden uzakta yaşamayı sürdürmek. Vicdanına ve özgürlüğüne ihanet etmemeyi seçti; geri dönmedi. Köln'de, Almanya'nın gri gökyüzü altında, ülkesine olan hasretiyle yaşamaya başladı. Bu, Cem Karaca'nın hayatının en zor, en acı dönemiydi. Bir sanatçının kendi ülkesinden, kendi dinleyicisinden, kendi dilinin konuşulduğu topraklardan koparılması ağır bir bedeldi. Anadolu'nun türkülerini söyleyen adam, şimdi Anadolu'dan çok uzaktaydı. Ama Karaca, gurbette de susmadı; sürgün yılları boyunca üretmeyi, söylemeyi, direnmeyi sürdürdü. Yine de yüreğinde hep aynı özlem vardı: memlekete dönmek.