
Cem Karaca, İstanbul'un en köklü ve en seçkin eğitim kurumlarından biri olan Robert Kolej'de okudu. Boğaz'a bakan tepelerdeki bu okul, ona yalnızca güçlü bir İngilizce ve geniş bir kültür ufku değil, Batı dünyasının müziğiyle, edebiyatıyla, düşünce hayatıyla yakın bir tanışıklık da kazandırdı. 1960'ların başında bir Robert Kolej öğrencisi olmak, dünyanın değişen seslerine kulak kabartmak demekti. O yıllar, bütün dünyada gençlik kültürünün, rock and roll'un, yeni bir özgürlük rüzgârının yükseldiği yıllardı. Robert Kolej'in disiplinli ama ufuk açıcı ortamında Karaca, hem Batı müziğini yakından dinledi hem de kendi ülkesinin kültürüyle bu yeni seslerin nasıl buluşabileceğini düşünmeye başladı. Okuldaki arkadaş çevresi, plak alışverişleri, ilk gitar denemeleri onu yavaş yavaş müziğe doğru çekti. Karaca için Robert Kolej, iki dünyanın kesişme noktasıydı. Bir yanda Anadolu'nun türküleri, halk şiiri, annesinin tiyatrosundan gelen yerli sanat geleneği; bir yanda kolejin getirdiği Batılı eğitim, yabancı dil, evrensel kültür. İleride kuracağı o özgün müzik dilinin — türkü ile rock'ın evliliğinin — entelektüel temeli, bir bakıma bu yıllarda atıldı. Genç Cem, kolej sıralarında henüz ne yapacağına tam karar vermemişti; ama içindeki sanatçı, annesinden devraldığı o sahne tutkusu, gitgide güçleniyordu. Robert Kolej ona dünyaya açık bir zihin verdi; o zihin, birkaç yıl içinde Anadolu'nun ezgileriyle birleşince Türk müziğinde yepyeni bir kapı açacaktı. Okuldan çıkan Karaca, artık müziği bir hayat yolu olarak görmeye başlamıştı.