
5 Nisan 1945 günü, İstanbul'un Bakırköy ilçesinde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Muhtar Cem Karaca koydular; ama hayatı boyunca yalnızca 'Cem Karaca' olarak, üç heceyle bütün bir ülkeye mal olacaktı. Doğduğu ev, sıradan bir ev değildi: sanatın, sahnenin, perdenin gündelik hayatın doğal bir parçası sayıldığı bir tiyatro ailesiydi. Annesi, Türk tiyatrosunun ve sinemasının en sevilen isimlerinden Toto Karaca'ydı. Asıl adı İrma Felekyan olan bu Ermeni asıllı sanatçı, komedi yeteneği, sahne hâkimiyeti ve halkın gönlünde kurduğu tahtla bir efsaneydi. Babası Mehmet Karaca ise Azerbaycan kökenli bir tiyatro oyuncusuydu. Küçük Cem, daha çocukken kulis kokusunu, sahne ışıklarını, alkış sesini tanıdı; sanat onun için bir meslek değil, soluduğu havaydı. İki kültürün, iki halkın izini taşıyan bu aile, Cem Karaca'ya daha çocukluğunda Anadolu'nun çok renkliliğini miras bıraktı. Annesinin sahnedeki gücü, babasının oyunculuk disiplini, evdeki sanat sohbetleri onun kişiliğini biçimlendirdi. İleride sahnede göstereceği o doğal rahatlık, o güçlü duruş, kısmen bu tiyatro çocukluğundan geliyordu. Karaca ailesinin çocuğu, savaşın yeni bittiği bir dünyada, sanatla yoğrulmuş bir evde büyüyordu. Henüz kimse bilmiyordu; ama bu çocuk bir gün Türkiye'nin en gür, en cesur seslerinden biri olacak, türküyü rock'la, şiiri isyanla buluşturacak, sürgünü ve dönüşü yaşayacak, bütün bir kuşağın hafızasına kazınacaktı. Hayatı, tıpkı annesinin oynadığı oyunlar gibi, dramı ve coşkuyu bir arada taşıyacaktı.