1965 yılında Cem Karaca, vatani görevini yapmak üzere askere gitti. Bu, onun hayatında göründüğünden çok daha derin izler bırakacak bir dönemdi. İstanbul'un kolej sıralarından, Beyoğlu'nun gece kulüplerinden gelen genç müzisyen, kendini Anadolu'nun ortasında buldu. Askerliğini Hatay'ın Antakya bölgesinde yaptı. Antakya, kültürlerin, dillerin, ezgilerin iç içe geçtiği kadim bir coğrafyaydı. Karaca burada, kitaplardan ya da plaklardan değil, doğrudan hayatın içinden Anadolu kültürüyle tanıştı. Halk türkülerini, deyişleri, ozan geleneğini yakından gördü. Bu topraklarda, Aşık Mahzuni Şerif gibi halk ozanlarının dünyasıyla, halk şiirinin gücüyle karşılaştı. Bu karşılaşma, genç Karaca'nın müzik anlayışını kökten değiştirdi. O güne kadar yabancı rock parçalarını yorumlayan, Batı müziğine hayran bir genç müzisyenken, askerlik yıllarında kendi ülkesinin müzik hazinesini keşfetti. Anladı ki söyleyeceği asıl söz, taklit edeceği yabancı şarkılarda değil, Anadolu'nun kendi türkülerinde, kendi şiirinde gizliydi. Askerlik dönüşü Karaca, artık başka bir müzisyendi. Robert Kolej'in Batılı birikimi ile Antakya'da tanıştığı Anadolu kültürü onun kafasında birleşmeye başlamıştı. Bu sentez — Doğu'nun ezgisi ile Batı'nın formunun evliliği — birkaç yıl içinde 'Anadolu rock' adıyla bütün bir akıma dönüşecekti. Karaca'nın askerlik yılları, bir genç adamın kendi köklerini bulduğu, sesini nereden alacağını anladığı dönüm noktasıydı.