

Cem Karaca, bedenen aramızdan ayrıldı; ama sesi, duruşu ve mirası Türkiye'nin ortak hafızasından hiç silinmedi. Ölümünden sonra geçen yıllar, onun ne kadar büyük bir sanatçı olduğunu daha da görünür kıldı. Anadolu rock'ın babası olarak anılan Karaca, yeni kuşakların da keşfettiği, dinlediği, sevdiği bir efsane olarak yaşamaya devam etti. Karaca'nın şarkıları, kuşaktan kuşağa aktarıldı. 'Tamirci Çırağı', 'Resimdeki Gözyaşları', 'Namus Belası', 'Bu Son Olsun' ve daha niceleri, bugün hâlâ radyolarda, sahnelerde, gençlerin çalma listelerinde yaşıyor. Onun türkü ile rock'ı, şiir ile müziği, sanat ile toplumsal duruşu birleştiren mirası, Türk müziğinin temel taşlarından biri olarak kabul ediliyor. Karaca'nın anısı, çeşitli biçimlerde yaşatıldı. İstanbul Kadıköy'de, yaşadığı semt olan Moda'da onun adına bir heykel dikildi; kıvırcık saçları, gür duruşuyla bronza dökülen Cem Karaca, bugün hayranlarının onu anmak için uğradığı bir buluşma noktası. Adı sokaklara, kültür mekânlarına verildi; hayatı belgesellere, kitaplara, filmlere konu oldu. Cem Karaca'nın hikâyesi, bir sanatçının yalnızca yeteneğiyle değil, onuruyla, cesaretiyle ve halkına bağlılığıyla da nasıl ölümsüzleşebileceğinin örneğidir. Tiyatro çocuğu, Robert Kolejli genç, Apaşlar'ın solisti, Dervişan'ın ozanı, sürgündeki sanatçı, dönen kahraman — bütün bu kimliklerin hepsi, o gür seste birleşti. Anadolu'nun türkülerini rock'la söyleyen, ezilenin yanında duran, sürgünde bile susmayan Cem Karaca, Türkiye'nin gönlünde her zaman genç kaldı; tıpkı albümünün adı gibi.