8 Şubat 2004 günü, Türkiye ağır bir haberle sarsıldı. Anadolu rock'ın babası, bir kuşağın gür sesi Cem Karaca, geçirdiği şiddetli bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. İstanbul Bakırköy'deki hastanede, doktorların bütün çabalarına rağmen kurtarılamadı. Henüz 58 yaşındaydı. Karaca'nın ölümü, yalnızca bir müzisyenin değil, bir çağın, bir duruşun, bir vicdanın da yitirilmesi gibi hissedildi. 'Resimdeki Gözyaşları'yla büyüyen, 'Namus Belası'nda dramı, 'Tamirci Çırağı'nda sınıfsal acıyı dinleyen, sürgününde onunla birlikte hüzünlenen, dönüşünde onunla birlikte sevinen bir kuşak, bir kahramanını kaybetmişti. Türkiye, gür sesini susuran ölüme inanmakta zorlandı. Cenaze töreni, sanatçının büyüklüğüne yakışır biçimde, onbinlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti. Hayranları, dostları, müzisyenler, onu son yolculuğunda uğurlamak için sokaklara döküldü. Anadolu rock'ın babası, tıpkı yaşamı boyunca olduğu gibi, ölümünde de halkının arasındaydı. Karaca'nın naaşı, İstanbul Üsküdar'daki tarihi Karacaahmet Mezarlığı'na, babası Mehmet Karaca'nın yanına defnedildi. O gün, Türk müziği bir devrini kapattı. Cem Karaca, ardında yüzlerce şarkı, bir akımın öncülüğü, sürgünü ve dönüşüyle bir sanatçı onuru hikâyesi ve sayısız anı bıraktı. Tiyatro çocuğu olarak başlayan, askerlikte Anadolu'yu keşfeden, gruptan gruba kendi sesini arayan, sürgünde bile susmayan ve memleketine dönen o adam, artık ebedi yolculuğundaydı. Ama sesi, hiç susmayacaktı.