1987 yılı, Cem Karaca için bir bayram gibiydi. Dönemin başbakanı Turgut Özal'ın çıkardığı bir afla, sanatçının önündeki engeller kalktı. Yedi yıl boyunca Almanya'da, gurbette, vatansız yaşayan Karaca, nihayet ülkesine dönebildi. Anadolu'nun türkülerini söyleyen adam, yeniden Anadolu'nun toprağına basıyordu. Karaca'nın dönüşü, Türkiye'de büyük bir olay oldu. Onun şarkılarıyla büyüyen, 'Tamirci Çırağı'nı, 'Resimdeki Gözyaşları'nı, 'Namus Belası'nı dinleyen bir kuşak, kahramanlarının geri döndüğünü görüyordu. Havaalanında, konserlerde, sokaklarda onu sevgiyle karşıladılar. Sürgün bitmişti; gur ses yeniden memlekette çınlayacaktı. Ama bu dönüş, sancısız değildi. Karaca'nın geri gelişi ve af konusu, dönemin siyasi atmosferinde tartışmalara da yol açtı. Yıllarca süren ayrılık, bir sanatçının hayatında telafisi zor boşluklar bırakmıştı. Üstelik döndüğü Türkiye, gittiği Türkiye değildi; 12 Eylül sonrası ülke değişmiş, müzik dünyası dönüşmüş, yeni kuşaklar yetişmişti. Karaca, hem bir kahraman gibi karşılandı hem de yeniden ayağa kalkmak, yerini yeniden bulmak zorundaydı. Yine de en önemlisi gerçekleşmişti: Cem Karaca evindeydi. Vatandaşlığı geri verildi, gurbetin yükü omuzlarından kalktı. Şimdi yapması gereken, sustuğu yıllardan sonra yeniden söze dönmekti. Bunu da gecikmeden yaptı; dönüşünün hemen ardından bir albüm hazırladı. O albümün adı, bütün bir kuşağa ve gelecek kuşaklara bir selam gibiydi: 'Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar'.