Zeki Müren, 6 Aralık 1931'de Bursa'nın Hisar semtinde, kereste tüccarı Kaya Müren ile Hayriye Müren'in tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Yeteneği daha ilkokul yıllarında öğretmenleri tarafından fark edildi; okul müsamerelerinde sahneye çıktı. Bursa'daki öğreniminin ardından İstanbul'a giderek Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi'nde dekoratif sanatlar okudu ve bölümünü birincilikle bitirdi. 1950'de TRT İstanbul Radyosu'nun ses yarışmasını 186 yarışmacı arasında birinci tamamladı; 1 Ocak 1951'deki ilk radyo yayını adını bütün Anadolu'ya duyurdu. Yarım yüzyıla yaklaşan kariyerinde yüzlerce şarkıyı plağa ve kasete okudu, on dokuza yakın filmde rol aldı, şiir kitabı yayımladı ve gazino sahnelerinin tartışmasız 'paşası' oldu. Sahne kostümleri, görsel cesareti ve kusursuz Türkçesiyle bir döneme damgasını vurdu. 24 Eylül 1996'da İzmir'de, kendisi için düzenlenen bir törende sahnedeyken hayatını kaybetti ve vasiyeti üzerine doğduğu şehir Bursa'da, Emirsultan Mezarlığı'nda toprağa verildi.
#1931#sanat#renk#bursa
16
Bölüm
18
Anı
11
Şehir
65
Yıl
0
Ziyaret
19311 bölüm
6 Aralıkdoğum
Hisar'da Doğan Çocuk
6 Aralık 1931 günü, Bursa'nın en eski semti Hisar'da, Ortapazar Caddesi'ndeki ahşap bir evde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Zeki koydular. Babası Kaya Müren bir kereste tüccarıydı; annesi Hayriye Hanım ev hanımıydı…
Zeki Müren'in eğitim hayatı Bursa'da başladı. İlkokulu Bursa'da, Osmangazi semtindeki okulda okudu. Daha o yıllarda, henüz küçük bir çocukken, sınıf arkadaşlarından ayrılan bir yanı vardı: sesi ve sahneye olan ilgisi.
İlkokul öğretmenleri, müsamerelerde, okul gösterilerinde Zeki'nin gözle görülür bir yeteneği olduğunu fark ettiler…
Zeki Müren İstanbul'a geldiğinde önünde iki dünya vardı: müzik ve görsel sanatlar. İlginç olan, bu iki yolun onun hayatında hiçbir zaman birbirinden ayrılmamasıydı. 1950'de İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi'ne — bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin köklerinden birine — girdi ve dekoratif sanatlar, yüksek dekorasyon bölümünde okumaya başladı.
Bu seçim, sıradan bir tercih değildi; Zeki Müren'in bütün sanat hayatını biçimlendiren bir karardı…
1950'de, henüz akademi öğrencisiyken Zeki Müren'in hayatında bir kapı aralandı. TRT İstanbul Radyosu bir ses yarışması düzenledi; bu yarışmaya 186 yarışmacı katıldı. Genç Zeki Müren, bu kalabalığın içinden sıyrılıp birinci oldu…
Zeki Müren'in sesi radyo aracılığıyla ülkeye yayılırken, Türk sineması da bu yeni yıldıza kayıtsız kalamazdı. 1953'te Zeki Müren ilk filmiyle beyazperdeye adım attı: 'Beklenen Şarkı'. Filmde, dönemin en büyük yıldızlarından, 'Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilahesi' Cahide Sonku ile başrolü paylaştı.
'Beklenen Şarkı', bir müzikli melodramdı ve Zeki Müren'in hem sesini hem de varlığını sinemaya taşıdı…
Zeki Müren, 26 Mayıs 1955'te ilk büyük sahne konserini verdi. Radyonun mikrofonu ardındaki ses, artık seyircinin önüne, ışıkların altına çıkıyordu. Bu, onun gazino döneminin başlangıcıydı — Türk eğlence hayatının altın çağına damga vuracak bir serüvenin ilk perdesi.
Sahne, Zeki Müren'in asıl unsuruydu…
1955, Zeki Müren'in kariyerinde yalnızca ilk konserin değil, bir başka 'ilk'in de yılıydı. Bu yıl çıkan 'Manolyam' adlı eseriyle Zeki Müren, Türkiye'de altın plak sertifikası alan ilk sanatçı oldu.
'Manolyam', bir manolya çiçeğine seslenir gibi söylenen, zarif ve hüzünlü bir sevda şarkısıdır. Müziğin yumuşak akışı, sözlerin inceliği ve Zeki Müren'in o eşsiz yorumu, bu eseri kısa sürede dilden dile dolaşan bir klasiğe dönüştürdü…
Zeki Müren'in sahne kariyerini ölümsüz kılan yalnızca sesi değildi; sahneyi bir sanat eserine dönüştürme biçimiydi. 1950'lerin sonlarına doğru, sahne giysisi konusunda alışılmışın dışına çıkmaya başladı. 1958'de ilk kez halkın önüne pul işlemeli bir ceketle çıktı; bu, onun görsel devriminin ilk adımıydı.
Akademide aldığı dekoratif sanatlar eğitimi şimdi tam anlamıyla meyvesini veriyordu…
1960'lar ve 1970'ler, Türk gazino kültürünün altın çağıydı; ve bu çağın tartışmasız paşası Zeki Müren'di. İstanbul'un büyük gazinoları, dönemin en gözde sahneleriydi; orada söylemek, sanat hayatının zirvesinde olmak demekti. Zeki Müren bu zirveyi yıllarca elinde tuttu.
İstanbul'un ünlü Maksim Gazinosu'nda, Zeki Müren ile bir başka büyük ses, Behiye Aksoy, on bir yıl boyunca sahneyi dönüşümlü olarak paylaştılar…
Zeki Müren'in sanatçı kimliği, sesinin ve sahnesinin çok ötesindeydi. O, aynı zamanda bir besteci, bir söz yazarı ve bir şairdi. Söylediği şarkıların birçoğunun bestesi ya da güftesi kendisine aittti; sanatını yalnızca yorumlamakla yetinmedi, üretti.
1965'te bu yönünü en somut biçimde ortaya koydu: 'Bıldırcın Yağmuru' adlı şiir kitabını yayımladı…
Zeki Müren'in sahnesi, zamanla yalnızca gazino salonlarına sığmaz oldu. Onun sesi, tarihî mekânlarda ve yurt dışında da yankılandı. 1969'da Antalya'nın Aspendos antik tiyatrosunda verdiği konser, bu açılımın simgelerinden biriydi…
Zeki Müren'in kariyeri boyunca seslendirdiği yüzlerce eser arasından bir kısmı, onun adıyla öylesine özdeşleşti ki artık onsuz düşünülemez oldu. 'Manolyam', 'Bir Demet Yasemen', 'Şimdi Uzaklardasın', 'Kahır Mektubu', 'Gözlerinin İçine Başka Hayal Girmesin', 'Sorma Ne Haldeyim', 'Kalbim Yine Üzgün' — bu şarkılar, Türk halkının ortak duygu sözlüğüne girdi.
Zeki Müren'in yorumunda bir şarkı, yalnızca bir melodi değildi; bir duygunun en damıtılmış hâliydi. Bir ayrılığı söylediğinde, dinleyen herkes kendi ayrılığını duyardı; bir sevdayı söylediğinde, herkes kendi sevdasını hatırlardı…
1980'lerin ortalarına gelindiğinde Zeki Müren, on yıllar boyunca üzerinde durduğu o görkemli sahnelerden yavaş yavaş çekilmeye başladı. 1984'te Bodrum Kalesi'nde verdiği konser, onun son büyük sahne çıkışlarından biri oldu; bu konserin geliri tarihî bir tiyatronun restorasyonuna bağışlandı. Bu tarihten sonra Zeki Müren, sahne ışıklarına gitgide daha az çıktı ve hayatını Bodrum'a taşıdı.
Bodrum, o yıllarda henüz bugünkü kalabalığına ulaşmamış, beyaz badanalı evleri, begonvilleri, sakin koylarıyla huzurlu bir kasabaydı…
1991'de Türkiye Cumhuriyeti, Zeki Müren'e 'Devlet Sanatçısı' unvanını verdi. Bu, bir sanatçının ülkesinin kültürüne yaptığı katkının resmî olarak en üst düzeyde tanınmasıydı.
Zeki Müren için bu unvan, kariyerinin son döneminde gelen büyük bir vefa işaretiydi. Bursa'nın Hisar semtinde doğan, akademi sıralarından geçen, radyo mikrofonundan gazino sahnelerine, oradan beyazperdeye ve uluslararası salonlara uzanan bir ömrün; devlet eliyle, resmen taçlandırılmasıydı…
24 Eylül 1996 günü, Zeki Müren İzmir'deydi. TRT İzmir Televizyonu, Kültürpark'taki stüdyolarında onun için bir tören düzenlemişti; sanatçı bu program için sahneye davet edilmişti. Yıllardır Bodrum'un sessizliğine çekilmiş olan 'Sanat Güneşi', o gün bir kez daha kameraların ve sevgi gösterilerinin önündeydi.
O tören, Zeki Müren'in sanat hayatına bir saygı duruşuydu…
Zeki Müren'in vefatının ardından bütün Türkiye, bu büyük sanatçıyı son yolculuğuna uğurlamak için bir araya geldi. Cenazesi, doğduğu şehre — Bursa'ya — getirildi. Sanat hayatı İstanbul'da, İzmir'de, Bodrum'da geçmişti; ama yolculuğu, başladığı yerde, Hisar'ın çocuğunun memleketinde son buluyordu.
Zeki Müren, Bursa'nın Emirsultan Mezarlığı'nda toprağa verildi…
Zeki Müren ömrünün son yıllarını Bodrum'daki evinde, Ege'nin maviliğine bakan o dingin köşede geçirmişti. Vefatından sonra, sevenlerinin onu bir kez daha 'ziyaret edebileceği', sanatına dokunabileceği bir mekân ihtiyacı doğdu. Bu ihtiyaç, en doğal yerde karşılığını buldu: sanatçının kendi evinde.
8 Haziran 2000'de, Zeki Müren'in Bodrum'daki evi, Zeki Müren Sanat Müzesi olarak halka açıldı…
Zeki Müren'in fiziksel yokluğu, onun varlığını azaltmadı; tam tersine, efsanesini büyüttü. Ölümünden yıllar sonra bile sesi, şarkıları ve sahne kişiliği, Türkiye'nin kültürel hafızasının canlı bir parçası olmaya devam etti.
2012'den itibaren, Zeki Müren'in doğum günü olan 6 Aralık, 'Türk Sanat Müziği Günü' olarak kutlanmaya başlandı. Bir sanatçının doğum gününün koca bir müzik türüne adanmış bir güne dönüşmesi, onun bu türle ne kadar özdeşleştiğinin en güçlü kanıtıydı…