
Zeki Müren İstanbul'a geldiğinde önünde iki dünya vardı: müzik ve görsel sanatlar. İlginç olan, bu iki yolun onun hayatında hiçbir zaman birbirinden ayrılmamasıydı. 1950'de İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi'ne — bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin köklerinden birine — girdi ve dekoratif sanatlar, yüksek dekorasyon bölümünde okumaya başladı. Bu seçim, sıradan bir tercih değildi; Zeki Müren'in bütün sanat hayatını biçimlendiren bir karardı. Akademide renk, kompozisyon, biçim, denge, ışık ve gölge üzerine eğitim aldı. Bir dekoratörün, bir tasarımcının gözüyle bakmayı öğrendi. Yıllar sonra sahneye çıktığında, kendi kostümlerini kendisi tasarlayacak, sahne ışığını bir ressam gibi kullanacak, podyumunu bir mimar titizliğiyle kurgulayacaktı. Bütün bunların temeli bu akademi yıllarında atıldı. Zeki Müren akademide başarılı bir öğrenciydi; bölümünü birincilikle bitirdi. Hocası Sabih Gözen'in elinde yetişti. Ama bu yıllarda hayatına giren başka bir tutku da gitgide ağır basıyordu: müzik. Akademi öğrencisi olan genç Zeki, bir yandan da sesini geliştiriyor, Türk sanat müziğinin inceliklerini öğreniyordu. Görsel sanatlar eğitimi ile müzik tutkusunun bu kesişimi, Zeki Müren'i kendinden önceki ve sonraki birçok sanatçıdan ayıran asıl özellikti. O, yalnızca güzel şarkı söyleyen bir ses değildi; sahneyi, görüntüyü, kostümü, ışığı bir bütün olarak tasarlayan, kendi sanatını baştan sona kurgulayan bir sahne sanatçısıydı. Akademi ona bu bütüncül bakışı kazandırdı; gerisini kendi yeteneği ve disiplini tamamlayacaktı.