
6 Aralık 1931 günü, Bursa'nın en eski semti Hisar'da, Ortapazar Caddesi'ndeki ahşap bir evde bir oğlan çocuğu dünyaya geldi. Adını Zeki koydular. Babası Kaya Müren bir kereste tüccarıydı; annesi Hayriye Hanım ev hanımıydı. Zeki, bu evin tek çocuğuydu ve bütün sevgi, bütün ilgi onun üzerinde toplandı. Bursa, o yıllarda Cumhuriyet'in genç ama köklü şehirlerinden biriydi. Uludağ'ın eteğine kurulmuş, ipeğiyle, çınarlarıyla, tarihî camileriyle, sıcak sularıyla kendine has bir kimliği olan bir kentti. Hisar semti ise şehrin en eski çekirdeği; dar sokakları, ahşap cumbalı evleri, taş duvarlarıyla geçmişin içinde yaşayan bir mahalleydi. Küçük Zeki, gözlerini bu estetik dünyaya açtı. Çocukluğu, bir tüccar ailesinin orta hâlli düzeni içinde geçti. Müren ailesi gösterişli zengin değildi, ama oğullarına iyi bir eğitim verebilecek, onu el üstünde tutabilecek imkâna sahipti. Zeki, küçük yaşlardan itibaren çevresindeki güzelliklere — renklere, biçimlere, seslere — alışılmadık bir dikkatle bakan, hassas bir çocuktu. Ailenin tek çocuğu olmak Zeki'nin kişiliğini biçimlendiren ilk etkenlerden biriydi. Yalnızlığı erken tanıdı; ama bu yalnızlık, onu içine kapatmak yerine, kendi iç dünyasını zenginleştiren bir alan oldu. İleride sahnede binlerce kişinin önünde dururken bile koruyacağı o zarif mesafeyi, o ölçülü duruşu, belki de bu çocukluk yıllarında edindi. Hisar'ın ahşap evlerinde büyüyen bu çocuk, bir gün koca bir ülkenin 'Sanat Güneşi' olacaktı.