
Zeki Müren, 26 Mayıs 1955'te ilk büyük sahne konserini verdi. Radyonun mikrofonu ardındaki ses, artık seyircinin önüne, ışıkların altına çıkıyordu. Bu, onun gazino döneminin başlangıcıydı — Türk eğlence hayatının altın çağına damga vuracak bir serüvenin ilk perdesi. Sahne, Zeki Müren'in asıl unsuruydu. Radyoda yalnızca ses olarak var olan sanatçı, sahnede bir bütün hâline geldi: ses, görüntü, duruş, kostüm, ışık. Onu izleyenler, yalnızca bir şarkıcı değil, baştan sona kurgulanmış bir sahne sanatçısı gördüler. Konuşmaları ölçülü, Türkçesi kusursuz, hareketleri zarifti. Seyirciyle kurduğu o nazik, mesafeli ama sımsıcak ilişki, onu rakipsiz kıldı. Bu yıllarda Zeki Müren'e bir lakap yakıştırıldı: 'Sanat Güneşi'. Bu sıfat, abartılı bir methiye değil, halkın onu nasıl gördüğünün doğrudan ifadesiydi. O, Türk sanat müziğinin en parlak, en sıcak, herkesi aydınlatan ışığıydı. Zamanla 'Paşa' diye de anıldı; bu da onun sahnedeki vakarını, otoritesini, dokunulmaz saygınlığını anlatan bir unvandı. 'Sanat Güneşi' lakabı, Zeki Müren'in kariyeri boyunca onunla birlikte yürüdü. Bu, bir reklam buluşu değil, bir halkın gönlünden çıkan bir teşekkürdü. Radyodan tanıyıp sevdikleri sesin, şimdi sahnede karşılarına bir efsane olarak çıktığını gördüler; ve ona güneşten başka bir ad yakıştıramadılar. Bursa'nın Hisar semtinde doğan çocuk, artık bütün bir ülkenin sanat göğünde parlayan güneşti.