Cemal Süreya, 1931'de Erzincan'da, asıl adıyla Cemalettin Seber olarak dünyaya geldi ve modern Türk şiirinin en sevilen isimlerinden biri oldu. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Dersim Olayları sonrası Bilecik'e zorunlu göçe tabi tutulması, hayatının ve şiirinin derin bir kırılma noktası oldu. Parasız yatılı okullarda okudu; 1954'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi ve uzun yıllar maliye müfettişi, ardından Darphane müdürü olarak çalıştı. 1950'lerin başında ortaya çıkan İkinci Yeni şiir hareketinin öncülerinden oldu; aşkı, kadını, bedeni ve kent insanının yalnızlığını eşsiz bir imge gücüyle yazdı. İlk kitabı 'Üvercinka' (1958) Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı; 'Göçebe', 'Beni Öp Sonra Doğur Beni', 'Sıcak Nal', 'Güz Bitigi' ve toplu şiirleri 'Sevda Sözleri' onu Türkçenin en çok okunan şairlerinden biri yaptı. 'Folklor Şiire Düşman' gibi denemeleriyle güçlü bir poetika kuran, 'Papirüs' dergisini çıkaran usta bir denemeci ve çevirmendi. 9 Ocak 1990'da İstanbul'da hayatını kaybetti ve bugün sosyal medyada en çok alıntılanan Türk şairlerinden biri olarak yeni kuşakların da sevgilisi olmayı sürdürüyor.
#1931#hatıra#mektup#erzincan
16
Bölüm
16
Anı
10
Şehir
59
Yıl
0
Ziyaret
19311 bölüm
Bu yıl içindedoğum
Pülümür dağlarında bir doğum
Cemal Süreya, 1931'de Erzincan'ın Pülümür yöresinde, asıl adıyla Cemalettin Seber olarak dünyaya geldi. Doğu Anadolu'nun karlı dağları arasında, sert iklimli, yoksul ama köklü bir coğrafyaydı burası. Genç Türkiye Cumhuriyeti henüz on yaşındaydı; ülkenin doğusu, devletin ulaşmakta zorlandığı, kendi geleneklerini sürdüren uzak bir dünyaydı.
Ailesi Alevi inancına bağlıydı; baba tarafı Kürt, anne tarafı Zaza kökenliydi…
Cemal Süreya yedi yaşındayken, hayatının en derin yarasını yaşadı. 1938'de, Dersim Olayları'nın ardından devlet, bölgeden yüzlerce aileyi Batı Anadolu'ya zorunlu göçe tabi tuttu. Seber ailesi de bu sürgün edilen ailelerden biriydi; yaklaşık 180 aileyle birlikte, doğdukları dağlardan koparılıp uzaktaki Bilecik'e gönderildiler.
Bu, bir çocuğun anlamlandırmakta zorlanacağı türden bir kopuştu…
Cemal Süreya'nın eğitimi, yoksul ama yetenekli Cumhuriyet çocuklarının tipik yoluydu: parasız yatılı okullar. Aile, çocuğun okumasını kendi imkânlarıyla karşılayamazdı; devletin sağladığı parasız yatılılık, onun önündeki tek kapıydı ve o bu kapıyı sonuna kadar açtı.
İlkokulu Bilecik'te bitirdikten sonra, 1944-45 yıllarında Bilecik Ortaokulu'nda parasız yatılı öğrenci olarak okudu. Yatılılık, bir çocuk için hem bir fırsat hem de erken bir yalnızlıktı; aileden uzakta, koğuşların disiplininde, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenerek büyüdü…
1947-48 yıllarında Cemal Süreya, İstanbul'un köklü okullarından Haydarpaşa Lisesi'nde, yine parasız yatılı öğrenci olarak okudu. Anadolu'nun bir kasabasından gelen genç için İstanbul, bambaşka bir dünyaydı: deniz, vapurlar, kalabalık, kitapçılar, kahveler ve edebiyatın canlı nabzı.
Haydarpaşa, adını Anadolu yakasındaki ünlü tren garından alan, denize bakan bir liseydi. Cemal Süreya, lise yıllarını bu kentin ortasında, ergenliğin ve gençliğin bütün arayışlarıyla geçirdi…
1950'de Cemal Süreya, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne — eski adıyla Mülkiye'ye — kaydoldu. Bu fakülte, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan köklü bir kurumdu ve devletin yüksek bürokratlarını, kaymakamlarını, müfettişlerini yetiştiriyordu. Yoksul bir sürgün çocuğu için Mülkiye, hem güvenli bir geleceğin hem de aydın bir çevrenin kapısıydı.
Ankara, o yıllarda genç Cumhuriyet'in idari ve kültürel merkeziydi…
Üniversiteyi bitiren Cemal Süreya, 25 Kasım 1954'te Eskişehir Vergi Dairesi'nde stajyer olarak memuriyete başladı. Mülkiye mezunu bir genç için bu, beklenen yoldu: devlet kapısı, düzenli maaş, güvenli bir kariyer. Ama Cemal Süreya için bu memuriyet, hayatının asıl tutkusu olan şiirin yanında yürüyen, gerekli ama hep ikinci planda kalan bir uğraş oldu.
Kısa sürede maliye müfettiş yardımcılığına ve ardından müfettişliğe yükseldi…
1956'da Cemal Süreya, 'A' dergisinde 'Folklor Şiire Düşman' başlıklı bir yazı yayımladı. Kısa ama keskin bu poetik metin, yalnızca bir deneme değil, yeni bir şiir anlayışının manifestolarından biri oldu ve İkinci Yeni hareketinin düşünsel zeminini hazırlayan en önemli yazılardan sayıldı.
Cemal Süreya bu yazıda cesur bir tez ileri sürüyordu: halk şiirinin deyimleri, kalıpları, atasözleri ve folklorik unsurları, modern şiir için bir zenginlik değil, bir engeldir. Ona göre folklor, hazır söyleyiş biçimleriyle şairi kendi özgün imgesini bulmaktan alıkoyar; folklora fazla yaslanan şair, sınırlı çağrışımların kısır döngüsüne hapsolur ve ilerleyemez…
1950'lerin ortasında Türk şiirinde yeni bir damar belirdi; eleştirmenler buna sonradan 'İkinci Yeni' adını verdi. Cemal Süreya, bu hareketin en önde gelen ve en sevilen isimlerinden biri oldu. İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan gibi şairlerle birlikte, Türk şiirine bambaşka bir dil getirdiler.
İkinci Yeni'yi anlamak için, ondan önceki Garip akımını hatırlamak gerekir…
1958'de Cemal Süreya'nın ilk şiir kitabı 'Üvercinka' yayımlandı. Bu ince kitap, hem şairin adını edebiyat dünyasına kesin biçimde yazdırdı hem de İkinci Yeni'nin en parlak çıkışlarından biri oldu. Aynı yıl 'Üvercinka', Yeditepe Şiir Armağanı'na değer görüldü.
'Üvercinka' adı, Cemal Süreya'nın icat ettiği bir kelimedir; 'güvercin' sözcüğünden esinlenen, hiçbir sözlükte bulunmayan, şaire özgü bir buluştur…
Ağustos 1960'ta Cemal Süreya, 'Papirüs' adlı edebiyat dergisini çıkarmaya başladı. Dergicilik, onun için yalnızca bir yayın işi değil, bir kuşağın etrafında toplandığı, edebiyatın tartışıldığı, yeni şairlerin yetiştiği canlı bir çevre kurmaktı.
'Papirüs', Cemal Süreya'nın hayatı boyunca üç ayrı dönemde yayımlandı. İlk dönem 1960-1961 arasında, kısa süreli ve birkaç sayılık bir çıkıştı…
1961'de Cemal Süreya, maliye müfettişliği göreviyle Paris'e gönderildi. Resmî amaç, vergi denetim usullerini ve iktisadi devlet kurumlarını incelemekti. Ama bu görev, bir devlet memurunun rutin bir yurt dışı görevi olmanın çok ötesine geçti; şairin hayatının en zengin dönemlerinden biri oldu.
Paris, 20…
1965'te Cemal Süreya'nın ikinci şiir kitabı 'Göçebe' yayımlandı. Önemli bir bölümü Paris yıllarında yazılan bu kitap, Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'ne değer görüldü ve şairin olgunluk döneminin ilk büyük eseri oldu.
'Göçebe', adının vaat ettiği gibi, bir yurtsuzluk ve hareket kitabıdır. Ama Cemal Süreya'nın asıl büyüklüğü, bu göçebeliği soyut bir felsefeye değil, çok somut, çok bedensel, çok sıcak bir aşk ve kadın temasına bağlamasıdır…
1973'te Cemal Süreya, üçüncü şiir kitabı 'Beni Öp Sonra Doğur Beni'yi yayımladı. Daha adıyla bile sarsıcı olan bu kitap, şairin aşk, beden, ölüm ve yeniden doğuş temalarını iç içe geçiren olgunluk dönemini sürdürdü. Başlıktaki o cesur paradoks — sevgiliden hem öpülmeyi hem yeniden doğurulmayı istemek — Cemal Süreya'nın imge dünyasının özetiydi: aşk ve var oluş, onun şiirinde hep birbirine karışırdı.
Cemal Süreya yalnızca bir şair değildi; aynı zamanda Türk edebiyatının en zarif, en zeki denemecilerinden biriydi…
Cemal Süreya'nın memuriyet hayatı, şiir hayatının gölgesinde de olsa, ilerlemeyi sürdürdü. 1970'lerin ortasında, devlet kapısındaki kariyerinin en üst noktalarından birine ulaştı: Darphane ve Damga Matbaası müdürlüğü. Ülkenin parasının, pullarının, resmî kâğıtlarının basıldığı kurumun başında, bir şair oturuyordu…
1980'lerin sonu, Cemal Süreya için yoğun ve ödüllü bir şiir dönemi oldu. 1984'te 'Uçurumda Açan' kitabını yayımlamıştı; 1988'de ise birbiri ardına iki kitap çıkardı: 'Sıcak Nal' ve 'Güz Bitigi'. Her iki kitap da Behçet Necatigil Şiir Ödülü'ne değer görüldü.
'Sıcak Nal' ve 'Güz Bitigi', şairin olgunluk döneminin en sevilen kitapları arasındadır…
Cemal Süreya, 9 Ocak 1990'da İstanbul'da hayatını kaybetti. Uzun süredir mücadele ettiği şeker hastalığının yol açtığı bir koma, elli sekiz yaşındaki şairin ömrünü sona erdirdi. Cenazesi 11 Ocak 1990'da, Şişli Camii'nde kılınan öğle namazının ardından İstanbul'da toprağa verildi.
Ölümü, Türk edebiyat dünyasında derin bir boşluk bıraktı…