Cemal Süreya, 1931'de Erzincan'ın Pülümür yöresinde, asıl adıyla Cemalettin Seber olarak dünyaya geldi. Doğu Anadolu'nun karlı dağları arasında, sert iklimli, yoksul ama köklü bir coğrafyaydı burası. Genç Türkiye Cumhuriyeti henüz on yaşındaydı; ülkenin doğusu, devletin ulaşmakta zorlandığı, kendi geleneklerini sürdüren uzak bir dünyaydı. Ailesi Alevi inancına bağlıydı; baba tarafı Kürt, anne tarafı Zaza kökenliydi. Babası Hüseyin Bey 1905 doğumluydu ve nakliyecilik işiyle uğraşıyordu; annesi Güllü Hanım ise 1915 doğumlu, çok genç yaşta evlenmiş bir kadındı. Şairin doğduğu ev, büyük servetlerin değil, dağ hayatının yokluğunu ve dayanışmasını bilen sıradan insanların eviydi. O yıllarda henüz soyadı kanunu yeni yürürlüğe girmişti; çocuk, 'Cemalettin' adıyla, bir dağ kasabasının çocuğu olarak büyümeye başladı. Sonradan 'Cemal Süreya' olacak, hatta bir iddia sonucu adındaki ikinci 'y'yi bile kaybedip 'Süreyya'dan 'Süreya'ya dönüşecek olan bu isim, henüz hiçbir edebiyat kitabında geçmiyordu. Doğduğu coğrafyanın sertliği, yoksulluğu ve uzaklığı, ileride şairin belleğinde hem bir yara hem de bir kök olarak kalacaktı. Cemal Süreya, hayatının büyük bölümünü Ankara ve İstanbul'da geçirecek, kentli bir aydın ve şair olacaktı; ama doğduğu o dağ dünyasının ve birkaç yıl sonra yaşayacağı büyük kopuşun izini hiç silemeyecekti. Onun şiirindeki o derin yurtsuzluk ve göçebelik duygusu, işte bu Pülümür doğumlu çocuğun belleğinden besleniyordu.