Cemal Süreya yedi yaşındayken, hayatının en derin yarasını yaşadı. 1938'de, Dersim Olayları'nın ardından devlet, bölgeden yüzlerce aileyi Batı Anadolu'ya zorunlu göçe tabi tuttu. Seber ailesi de bu sürgün edilen ailelerden biriydi; yaklaşık 180 aileyle birlikte, doğdukları dağlardan koparılıp uzaktaki Bilecik'e gönderildiler. Bu, bir çocuğun anlamlandırmakta zorlanacağı türden bir kopuştu. Tanıdık her şey — ev, akrabalar, dil, dağlar, kokular — bir anda geride kalmıştı. Trenlerde, jandarma gözetiminde, bilinmeyen bir yere doğru yapılan bu yolculuk, küçük Cemalettin'in belleğine kazındı. Sürgün yolculuğunda kız kardeşinin de bu süreçte hayatını kaybetmesi, acıyı daha da ağırlaştırdı. Yıllar sonra Cemal Süreya, bu travmayı en doğrudan biçimde '1938 Sürgün Şiiri'nde anlatacaktı. Bu şiir, onun en kişisel, en yaralı metinlerinden biridir; bir devletin gücüyle bir çocuğun çaresizliğinin karşı karşıya geldiği o anı, soğuk ve kesik dizelerle aktarır. Sürgün, onun için yalnızca bir anı değil, kimliğinin temel taşıdır. Bilecik, ailenin yeni yurdu oldu. Yabancı bir şehirde, yoksulluk içinde yeni bir hayat kurmak zorundaydılar. Çocuk Cemalettin, bu kentte okula başladı; ama içinde taşıdığı kopukluk duygusu hiç dinmedi. Annesinin genç yaşta, bir düşük sonrası kanamadan ölmesi, babasının ileride bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi — bütün bunlar, sürgünle başlayan bir yokluk ve kayıp zincirinin halkaları gibiydi. Cemal Süreya'nın bütün şiirine sinen o 'göçebelik', 'yurtsuzluk', 'her şeyin elden kayıp gidişi' duygusu, edebî bir poz değildi; 1938'de, yedi yaşında bir çocuğun yaşadığı gerçek bir kopuşun ömür boyu süren yankısıydı. Şair, bir röportajında çocukluğunun bu sürgünle ikiye bölündüğünü söyleyecekti: sürgünden önceki çocuk ve sürgünden sonraki çocuk.