
“Türk şiirine aşkı, erotizmi ve kentli bireyin duyarlığını taşıyan, İkinci Yeni'nin en sevilen sesi; bir sürgün çocuğunun dizelere dönüşen ömrü.”
Cemal Süreya'nın hayatı, Doğu Anadolu'nun bir dağ kasabasından çıkıp Türk şiirinin kalbine yerleşen bir sürgün çocuğunun hikâyesidir. 1931'de Erzincan'ın Pülümür yöresinde, asıl adıyla Cemalettin Seber olarak doğdu; Alevi, Kürt ve Zaza kökenli yoksul bir ailenin oğluydu. Henüz yedi yaşındayken, 1938'de ailesi Dersim Olayları'nın ardından Bilecik'e zorunlu göçe tabi tutuldu — bu kopuş, ileride '1938 Sürgün Şiiri'ne dönüşecek, ömür boyu peşini bırakmayan bir yara oldu. Parasız yatılı okullarda büyüdü: Bilecik Ortaokulu, İstanbul'da Haydarpaşa Lisesi ve 1950-1954 arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Mezuniyetinden sonra maliye müfettişliği yaptı, yıllarca devlet memuru olarak çalıştı, hatta Darphane müdürlüğüne kadar yükseldi. Asıl hayatı ise şiirdeydi. 1953'te ilk şiirini yayımladı; 1956'da yazdığı 'Folklor Şiire Düşman' başlıklı poetik yazısıyla yeni bir şiir anlayışının manifestolarından birini kaleme aldı. 1958'de yayımlanan ilk kitabı 'Üvercinka', Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazandı ve İkinci Yeni'nin en parlak çıkışlarından biri oldu. Aşkı, kadını, bedeni ve erotizmi Türk şiirinde benzersiz bir cesaret ve incelikle yazdı. 'Göçebe', 'Beni Öp Sonra Doğur Beni', 'Sıcak Nal', 'Güz Bitigi' ve ölümünden sonra çıkan toplu şiirleri 'Sevda Sözleri' onu kuşaklar boyu okunan bir şair yaptı. 'Papirüs' dergisiyle bir edebiyat çevresinin merkezinde durdu; usta bir denemeci ve çevirmen oldu. Dört kez evlendi, çalkantılı bir özel hayat yaşadı. 9 Ocak 1990'da İstanbul'da şeker hastalığının yol açtığı bir koma sonucu öldü. Bugün, sosyal medyada en çok alıntılanan Türk şairlerinden biri olarak, ölümünden çok sonra yeni nesillerin de şairi oldu.
Cemal Süreya, 1931'de Erzincan'ın Pülümür yöresinde, asıl adıyla Cemalettin Seber olarak dünyaya geldi. Doğu Anadolu'nun karlı dağları arasında, sert iklimli, yoksul ama köklü bir coğrafyaydı burası. Genç Türkiye Cumhuriyeti henüz on yaşındaydı; ülkenin doğusu, devletin ulaşmakta zorlandığı, kendi geleneklerini sürdüren uzak bir dünyaydı.
Ailesi Alevi inancına bağlıydı; baba tarafı Kürt, anne tarafı Zaza kökenliydi. Babası Hüseyin Bey 1905 doğumluydu ve nakliyecilik işiyle uğraşıyordu; annesi Güllü Hanım ise 1915 doğumlu, çok genç yaşta evlenmiş bir kadındı. Şairin doğduğu ev, büyük servetlerin değil, dağ hayatının yokluğunu ve dayanışmasını bilen sıradan insanların eviydi.
O yıllarda henüz soyadı kanunu yeni yürürlüğe girmişti; çocuk, 'Cemalettin' adıyla, bir dağ kasabasının çocuğu olarak büyümeye başladı. Sonradan 'Cemal Süreya' olacak, hatta bir iddia sonucu adındaki ikinci 'y'yi bile kaybedip 'Süreyya'dan 'Süreya'ya dönüşecek olan bu isim, henüz hiçbir edebiyat kitabında geçmiyordu.
Doğduğu coğrafyanın sertliği, yoksulluğu ve uzaklığı, ileride şairin belleğinde hem bir yara hem de bir kök olarak kalacaktı. Cemal Süreya, hayatının büyük bölümünü Ankara ve İstanbul'da geçirecek, kentli bir aydın ve şair olacaktı; ama doğduğu o dağ dünyasının ve birkaç yıl sonra yaşayacağı büyük kopuşun izini hiç silemeyecekti. Onun şiirindeki o derin yurtsuzluk ve göçebelik duygusu, işte bu Pülümür doğumlu çocuğun belleğinden besleniyordu.
Cemal Süreya yedi yaşındayken, hayatının en derin yarasını yaşadı. 1938'de, Dersim Olayları'nın ardından devlet, bölgeden yüzlerce aileyi Batı Anadolu'ya zorunlu göçe tabi tuttu. Seber ailesi de bu sürgün edilen ailelerden biriydi; yaklaşık 180 aileyle birlikte, doğdukları dağlardan koparılıp uzaktaki Bilecik'e gönderildiler.
Bu, bir çocuğun anlamlandırmakta zorlanacağı türden bir kopuştu. Tanıdık her şey — ev, akrabalar, dil, dağlar, kokular — bir anda geride kalmıştı. Trenlerde, jandarma gözetiminde, bilinmeyen bir yere doğru yapılan bu yolculuk, küçük Cemalettin'in belleğine kazındı. Sürgün yolculuğunda kız kardeşinin de bu süreçte hayatını kaybetmesi, acıyı daha da ağırlaştırdı.
Yıllar sonra Cemal Süreya, bu travmayı en doğrudan biçimde '1938 Sürgün Şiiri'nde anlatacaktı. Bu şiir, onun en kişisel, en yaralı metinlerinden biridir; bir devletin gücüyle bir çocuğun çaresizliğinin karşı karşıya geldiği o anı, soğuk ve kesik dizelerle aktarır. Sürgün, onun için yalnızca bir anı değil, kimliğinin temel taşıdır.
Bilecik, ailenin yeni yurdu oldu. Yabancı bir şehirde, yoksulluk içinde yeni bir hayat kurmak zorundaydılar. Çocuk Cemalettin, bu kentte okula başladı; ama içinde taşıdığı kopukluk duygusu hiç dinmedi. Annesinin genç yaşta, bir düşük sonrası kanamadan ölmesi, babasının ileride bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi — bütün bunlar, sürgünle başlayan bir yokluk ve kayıp zincirinin halkaları gibiydi.
Cemal Süreya'nın bütün şiirine sinen o 'göçebelik', 'yurtsuzluk', 'her şeyin elden kayıp gidişi' duygusu, edebî bir poz değildi; 1938'de, yedi yaşında bir çocuğun yaşadığı gerçek bir kopuşun ömür boyu süren yankısıydı. Şair, bir röportajında çocukluğunun bu sürgünle ikiye bölündüğünü söyleyecekti: sürgünden önceki çocuk ve sürgünden sonraki çocuk.
Cemal Süreya'nın eğitimi, yoksul ama yetenekli Cumhuriyet çocuklarının tipik yoluydu: parasız yatılı okullar. Aile, çocuğun okumasını kendi imkânlarıyla karşılayamazdı; devletin sağladığı parasız yatılılık, onun önündeki tek kapıydı ve o bu kapıyı sonuna kadar açtı.
İlkokulu Bilecik'te bitirdikten sonra, 1944-45 yıllarında Bilecik Ortaokulu'nda parasız yatılı öğrenci olarak okudu. Yatılılık, bir çocuk için hem bir fırsat hem de erken bir yalnızlıktı; aileden uzakta, koğuşların disiplininde, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenerek büyüdü. Sürgünle başlayan kopukluk duygusu, yatılı okul yıllarında bambaşka bir biçimde sürdü.
Bu yıllarda kitaplarla, edebiyatla ve dille kurduğu ilişki giderek derinleşti. Yatılı okulların kütüphaneleri, kapalı ama yoğun bir okuma hayatına imkân veriyordu. Cemal Süreya, daha gençlik çağına gelmeden, dilin ve şiirin kendisine ait bir dünya olabileceğini sezmeye başladı.
Ortaokulu bitiren genç Cemalettin, eğitimine İstanbul'da devam etme kararı aldı. Bilecik'in küçük dünyasından, ülkenin en büyük kentine, edebiyatın ve kültürün kalbine doğru yeni bir yolculuk başlıyordu. Önünde Haydarpaşa Lisesi'nin yatılı sıraları ve ardından Ankara'nın üniversite yılları vardı. Yoksul bir sürgün çocuğu, eğitim sayesinde adım adım Türk edebiyatının merkezine yürüyordu.
1947-48 yıllarında Cemal Süreya, İstanbul'un köklü okullarından Haydarpaşa Lisesi'nde, yine parasız yatılı öğrenci olarak okudu. Anadolu'nun bir kasabasından gelen genç için İstanbul, bambaşka bir dünyaydı: deniz, vapurlar, kalabalık, kitapçılar, kahveler ve edebiyatın canlı nabzı.
Haydarpaşa, adını Anadolu yakasındaki ünlü tren garından alan, denize bakan bir liseydi. Cemal Süreya, lise yıllarını bu kentin ortasında, ergenliğin ve gençliğin bütün arayışlarıyla geçirdi. Bu dönemde okuduğu kitaplar, tanıştığı insanlar ve İstanbul'un sokakları, onun zihninde şiirin yavaş yavaş bir hayat tasarısına dönüşmesini sağladı.
Kentli hayat, ileride şiirinin temel zeminlerinden biri olacaktı. Cemal Süreya, hiçbir zaman kırın, köyün, doğanın şairi olmadı; o, kentin, kalabalığın, kahvelerin, otel odalarının, kaldırımların ve kent insanının yalnızlığının şairiydi. İstanbul'la lise yıllarında kurduğu bu ilk yakınlık, ömür boyu sürecek bir bağ oldu.
Lise eğitimi, aynı zamanda onun edebiyat birikiminin sağlam temellerini attı. Türk ve dünya edebiyatını okuyor, Fransızcasını geliştiriyor, şiir denemeleri yapıyordu. Henüz yayımlanmış bir şiiri yoktu; ama içindeki şair, lise sıralarında bütün araçlarını topluyordu. Liseyi bitirdiğinde, önünde Ankara ve Siyasal Bilgiler Fakültesi vardı — devlet kapısına açılan, ama aynı zamanda onu edebiyat çevrelerinin içine taşıyacak olan bir yol.
1950'de Cemal Süreya, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne — eski adıyla Mülkiye'ye — kaydoldu. Bu fakülte, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan köklü bir kurumdu ve devletin yüksek bürokratlarını, kaymakamlarını, müfettişlerini yetiştiriyordu. Yoksul bir sürgün çocuğu için Mülkiye, hem güvenli bir geleceğin hem de aydın bir çevrenin kapısıydı.
Ankara, o yıllarda genç Cumhuriyet'in idari ve kültürel merkeziydi. Cemal Süreya, fakültenin sıralarında iktisat, hukuk ve siyaset okurken, bir yandan da edebiyat çevreleriyle tanışıyordu. Mülkiye, yalnızca bürokrat değil, şair ve yazar da yetiştiren bir okuldu; pek çok edebiyatçı bu sıralardan geçmişti.
Üniversite yılları, Cemal Süreya'nın şair kimliğinin kamuya açıldığı dönem oldu. İlk şiiri 'Şarkısı-Beyaz', 8 Ocak 1953'te fakültenin dergisi olan 'Mülkiye'de yayımlandı. Bu, henüz olgunlaşmamış bir ilk adımdı; ama şairin adının ilk kez bir dergide görünmesiydi. Cemalettin Seber, yavaş yavaş 'Cemal Süreya' olmaya başlıyordu.
Bu yıllarda dönemin genç şairleriyle, edebiyat dergileriyle ilişkisi güçlendi. 1950'lerin başı, Türk şiirinde Garip akımının etkisinin tartışıldığı, yeni arayışların filizlendiği bir dönemdi. Cemal Süreya ve kuşağı, hem Garip'in getirdiği sadelikle hem de onun sınırlarıyla hesaplaşıyordu. Birkaç yıl içinde bu arayış, 'İkinci Yeni' adıyla anılacak yeni bir şiir anlayışına dönüşecekti.
Cemal Süreya, 1954'te Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Elinde bir diploma, devlet kapısında bir kariyer ve içinde giderek güçlenen bir şair vardı. Önündeki yıllar, memuriyetle şiir arasında bölünmüş, ama her zaman şiirin ağır bastığı bir hayat olacaktı.
Üniversiteyi bitiren Cemal Süreya, 25 Kasım 1954'te Eskişehir Vergi Dairesi'nde stajyer olarak memuriyete başladı. Mülkiye mezunu bir genç için bu, beklenen yoldu: devlet kapısı, düzenli maaş, güvenli bir kariyer. Ama Cemal Süreya için bu memuriyet, hayatının asıl tutkusu olan şiirin yanında yürüyen, gerekli ama hep ikinci planda kalan bir uğraş oldu.
Kısa sürede maliye müfettiş yardımcılığına ve ardından müfettişliğe yükseldi. 1955'ten 1961'e kadar maliye müfettişi olarak çalıştı. Bu görev, onu Anadolu'nun pek çok kentine, kasabasına götürdü; vergi dairelerini denetledi, raporlar yazdı, otel odalarında, trenlerde, bekleme salonlarında ömür tüketti. İşte bu gezici memuriyet hayatı, onun şiirindeki o 'göçebelik' duygusunu gündelik bir gerçeklikle de besledi.
Eskişehir, aynı zamanda hayatının dönüm noktalarından birine sahne oldu. Burada, vergi dairesinde tanıştığı bir kadına âşık oldu; bu aşk, ileride ilk kitabının adı olacak 'Üvercinka' şiirinin esin kaynaklarından biri olacaktı. Memuriyet, ona yalnızca geçim değil, hayatının önemli karşılaşmalarını da getiriyordu.
Cemal Süreya, hayatı boyunca devlet memurluğuyla şairliği bir arada yürüttü. Bir yandan resmî yazışmaların, denetim raporlarının, bürokrasinin gri dünyasında yaşıyor; bir yandan da Türk şiirinin en cüretkâr, en duygulu, en yenilikçi dizelerini yazıyordu. Bu iki hayat arasındaki gerilim, onun pek çok şiirinde — memurun yorgunluğu, kentin sıkıcılığı, otel odalarının yalnızlığı olarak — yankılandı.
1961'de müfettişlik göreviyle Paris'e gönderilmesi, bu memuriyet hayatının en parlak ve en verimli anlarından birini getirecekti. Devlet kapısı, beklenmedik biçimde, şaire bir Avrupa şehri ve yeni bir kitap armağan edecekti.
1956'da Cemal Süreya, 'A' dergisinde 'Folklor Şiire Düşman' başlıklı bir yazı yayımladı. Kısa ama keskin bu poetik metin, yalnızca bir deneme değil, yeni bir şiir anlayışının manifestolarından biri oldu ve İkinci Yeni hareketinin düşünsel zeminini hazırlayan en önemli yazılardan sayıldı.
Cemal Süreya bu yazıda cesur bir tez ileri sürüyordu: halk şiirinin deyimleri, kalıpları, atasözleri ve folklorik unsurları, modern şiir için bir zenginlik değil, bir engeldir. Ona göre folklor, hazır söyleyiş biçimleriyle şairi kendi özgün imgesini bulmaktan alıkoyar; folklora fazla yaslanan şair, sınırlı çağrışımların kısır döngüsüne hapsolur ve ilerleyemez. Şiir, bireysel ve özgün bir yaratım olmalı, kalıplaşmış halk söyleyişlerine sığınmamalıydı.
Bu tez, dönemin egemen şiir anlayışına — özellikle halk şiiri geleneğine yaslanan toplumcu ve memleketçi şiire — açık bir meydan okumaydı. Cemal Süreya, şiirin malzemesinin halk deyişleri değil, dilin yeniden kurulması, sözcüklerin alışılmadık biçimlerde bir araya getirilmesi olduğunu savunuyordu. Bu, İkinci Yeni'nin temel ilkelerinden birinin habercisiydi.
İlginç olan şu ki Cemal Süreya, ileride bu görüşünü tümüyle terk etmese de yumuşatacaktı. Yıllar sonra yazdığı 'Yunus ki Sütdişleriyle Türkçenin' adlı şiirinde, halk şiirinin büyük ustası Yunus Emre'ye saygı duruşunda bulunacak; halk geleneğinin de hakkını teslim edecekti. Yani şair, kendi poetikasını dondurup kalıba sokmadı; onunla hayat boyu hesaplaştı.
'Folklor Şiire Düşman', bugün Türk edebiyatı derslerinde İkinci Yeni'yi anlatan temel metinlerden biridir. Bu yazı, Cemal Süreya'nın yalnızca güçlü bir şair değil, aynı zamanda keskin, düşünen, tartışan bir poetika adamı olduğunu gösterdi. O, ne yazdığını bilen ve neden öyle yazdığını savunabilen bir şairdi.
1950'lerin ortasında Türk şiirinde yeni bir damar belirdi; eleştirmenler buna sonradan 'İkinci Yeni' adını verdi. Cemal Süreya, bu hareketin en önde gelen ve en sevilen isimlerinden biri oldu. İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan gibi şairlerle birlikte, Türk şiirine bambaşka bir dil getirdiler.
İkinci Yeni'yi anlamak için, ondan önceki Garip akımını hatırlamak gerekir. Orhan Veli ve arkadaşlarının kurduğu Garip, şiiri sadeleştirmiş, gündelik konuşma diline indirmiş, mizah ve yalınlıkla yazmıştı. İkinci Yeni şairleri ise bu sadeliğin artık tükendiğini düşündüler. Onlara göre şiir, gündelik dilin düz anlatımıyla sınırlı kalmamalı; dilin sınırlarını zorlamalı, alışılmadık imgeler kurmalı, anlamı kapalılığa, çağrışıma ve sezgiye açmalıydı.
İkinci Yeni şiiri, sözcükleri beklenmedik biçimlerde bir araya getirir; mantığın düz çizgisini kırar; imgeyi öne çıkarır. Bu yüzden ilk bakışta 'anlaşılmaz' bulundu, eleştirildi, 'anlamsız şiir' diye suçlandı. Oysa amaç anlamsızlık değil, anlamı zenginleştirmek, dili yeniden canlandırmaktı.
Cemal Süreya'nın İkinci Yeni içindeki yeri özeldi. O, hareketin imge gücünü ve dil cesaretini sonuna kadar kullandı; ama şiirini hiçbir zaman tümüyle kapalılığa, soğukluğa teslim etmedi. Onun şiiri her zaman bir 'sıcaklık' taşıdı: aşk, beden, özlem, insan teması, dizelerini okurla buluşturan bir köprü oldu. Anlamsızlığı savunan görüşleri benimsemedi; geleneğe karşı dursa da geleneğin imkânlarından yararlanmayı bildi.
Bu yüzden Cemal Süreya, İkinci Yeni'nin en 'okunabilir', en sevilen şairi oldu. Akımın getirdiği yeniliği, geniş okur kitlesiyle buluşturmayı başardı. İkinci Yeni denince akla ilk gelen, en çok ezberlenen dizeler çoğu zaman onundur. O, zor bir şiirin kapısını, aşkın diliyle herkese araladı.
1958'de Cemal Süreya'nın ilk şiir kitabı 'Üvercinka' yayımlandı. Bu ince kitap, hem şairin adını edebiyat dünyasına kesin biçimde yazdırdı hem de İkinci Yeni'nin en parlak çıkışlarından biri oldu. Aynı yıl 'Üvercinka', Yeditepe Şiir Armağanı'na değer görüldü.
'Üvercinka' adı, Cemal Süreya'nın icat ettiği bir kelimedir; 'güvercin' sözcüğünden esinlenen, hiçbir sözlükte bulunmayan, şaire özgü bir buluştur. Bu ad, Eskişehir'de tanıştığı ve âşık olduğu bir kadına şair tarafından verilmiş; sevgi, kuş, hafiflik ve incelik çağrışımlarını bir araya getiren bir kelime olarak doğmuştu. Kitabın kapağındaki bu icat sözcük, daha en baştan, Cemal Süreya'nın dile yaklaşımını ele veriyordu: dil, hazır kalıplardan değil, şairin yarattığı yeni sözcüklerden de kurulabilirdi.
Kitaptaki şiirler, Türk okurunu şaşırttı. Cemal Süreya, aşkı ve kadını, o güne kadar Türk şiirinde pek görülmemiş bir cesaret, sıcaklık ve bedensellikle yazıyordu. 'Üvercinka' şiirinin ünlü açılışı — 'Böyle behey adam, böyle hoyrat / Mecbursun buncaya katlanmaya' diye süren dizeler — hem tutkulu hem de günlük konuşmanın sıcaklığını taşıyan bir sesti. Aşk, bu şiirde soyut bir duygu değil, bedeni, dokunuşu, somut anları olan bir yaşantıydı.
'Üvercinka', İkinci Yeni'nin imge gücünü taşıyordu; ama soğuk ve kapalı değil, sıcak ve davetkârdı. Cemal Süreya'nın bütün şiirini belirleyecek olan o özellik — zor bir şiir dilini aşkın evrenselliğiyle herkese ulaştırma yeteneği — daha ilk kitapta kendini gösterdi.
Bu kitapla birlikte Cemal Süreya, artık yalnızca dergilerde adı geçen genç bir şair değil, Türk edebiyatının dikkatle izlenen, ödüllendirilen bir ismiydi. 'Üvercinka', kuşaklar boyunca okunmaya, ezberlenmeye ve sevilmeye devam edecek; bir şairin değil, bir aşkın da adı olarak Türkçeye yerleşecekti.
Ağustos 1960'ta Cemal Süreya, 'Papirüs' adlı edebiyat dergisini çıkarmaya başladı. Dergicilik, onun için yalnızca bir yayın işi değil, bir kuşağın etrafında toplandığı, edebiyatın tartışıldığı, yeni şairlerin yetiştiği canlı bir çevre kurmaktı.
'Papirüs', Cemal Süreya'nın hayatı boyunca üç ayrı dönemde yayımlandı. İlk dönem 1960-1961 arasında, kısa süreli ve birkaç sayılık bir çıkıştı. İkinci ve en verimli dönem 1966-1970 arasında sürdü; bu dönemde dergi onlarca sayı yayımlandı ve Türk edebiyatının en saygın dergilerinden biri oldu. Üçüncü dönem ise 1980-1981 yıllarına denk geldi.
'Papirüs', İkinci Yeni şiirinin ve onun çevresindeki edebiyat anlayışının önemli bir yayın organı oldu. Dergide şiirler, denemeler, eleştiriler, çeviriler yer aldı; genç şairler burada görünme imkânı buldu. Cemal Süreya, derginin merkezindeki isimdi: hem yazılarıyla hem de editör kimliğiyle bir edebiyat ortamının nabzını tutuyordu.
Bir derginin sürekliliğini sağlamak, Türkiye'de hiçbir zaman kolay olmadı. 'Papirüs' de maddi zorluklarla, kapanmalarla, yeniden açılmalarla yaşadı. Ama bu üç dönemlik macera, Cemal Süreya'nın edebiyatı yalnızca kendi şiiriyle değil, bir topluluk, bir tartışma ortamı, bir kuşak olarak da düşündüğünü gösterdi.
'Papirüs', bugün Türk edebiyat tarihinde İkinci Yeni'nin ve sonrasının izini sürmek isteyenler için önemli bir kaynaktır. Cemal Süreya'nın bu dergiyle kurduğu çevre, onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir edebiyat adamı, bir yol açıcı olduğunu kanıtlar.
1961'de Cemal Süreya, maliye müfettişliği göreviyle Paris'e gönderildi. Resmî amaç, vergi denetim usullerini ve iktisadi devlet kurumlarını incelemekti. Ama bu görev, bir devlet memurunun rutin bir yurt dışı görevi olmanın çok ötesine geçti; şairin hayatının en zengin dönemlerinden biri oldu.
Paris, 20. yüzyıl boyunca dünyanın sanat ve edebiyat başkentiydi. Cemal Süreya, Fransızca bilen, Fransız şiirini ve düşüncesini yakından izleyen bir aydındı. Bu şehirde geçirdiği zaman, onu çağdaş Avrupa sanatının, edebiyatının ve düşüncesinin tam ortasına yerleştirdi. Müzeler, kitapçılar, sokaklar, kahveler — bütün bir kent, şairin zihnini besledi.
Cemal Süreya, Paris günlerinde ikinci şiir kitabı 'Göçebe'nin önemli bir bölümünü tamamladı. 'Göçebe' adı bile, şairin kendi hayatının özetiydi: doğduğu dağlardan sürülmüş, memuriyetle kentten kente gezmiş, hiçbir yere tam kök salamamış bir adamın yurtsuzluk duygusu. Paris'in uzaklığında, kendi ülkesinden ayrı düşmüşken, bu göçebelik duygusu daha da derinleşti.
Paris dönemi, aynı zamanda Cemal Süreya'nın çevirmenlik birikimini de zenginleştirdi. Hayatı boyunca Fransızcadan kırka yakın kitap çevirecekti; bu çeviri tutkusunun ve Fransız kültürüyle yakınlığının köklerinde, Paris'te geçirdiği bu zaman da vardı.
Şair, görevini tamamlayıp Türkiye'ye döndüğünde, çantasında yeni bir kitabın müsveddeleri ve zenginleşmiş bir zihin vardı. Devlet kapısı, beklenmedik biçimde, ona bir Avrupa şehrini ve şiirinin en olgun ürünlerinden birini armağan etmişti. 'Göçebe', birkaç yıl sonra yayımlanacak ve Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'ne değer görülecekti.
1965'te Cemal Süreya'nın ikinci şiir kitabı 'Göçebe' yayımlandı. Önemli bir bölümü Paris yıllarında yazılan bu kitap, Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'ne değer görüldü ve şairin olgunluk döneminin ilk büyük eseri oldu.
'Göçebe', adının vaat ettiği gibi, bir yurtsuzluk ve hareket kitabıdır. Ama Cemal Süreya'nın asıl büyüklüğü, bu göçebeliği soyut bir felsefeye değil, çok somut, çok bedensel, çok sıcak bir aşk ve kadın temasına bağlamasıdır. Onun şiirinde aşk, hiçbir zaman ulvi ve uzak bir ideal değildir; tenin, dokunuşun, gündelik anların, otel odalarının, ayrılıkların ve kavuşmaların somut yaşantısıdır.
Cemal Süreya, Türk şiirinde kadını ve erotizmi en cesur, en açık, ama aynı zamanda en zarif biçimde yazan şair oldu. Onun en ünlü dizelerinden biri — 'Üstümüze değil bütün kara paranın / Üstümüze gelen bahar' türünden imgeleri — bedeni ve aşkı bir utanç konusu olmaktan çıkarıp şiirin en doğal, en güzel malzemesi yaptı. 'İlk önce kadını yarattı tanrı / Sonra çocuğu / Sonra kediyi' diyen bir şairdi o; kadını yaratılışın merkezine koyuyordu.
Bu cesaret, onun feminist duyarlığıyla da bağlantılıydı. Cemal Süreya, kendini kadın haklarını savunan, kadına saygıyı bir dünya görüşü hâline getiren bir aydın olarak tanımladı. Şiirindeki kadın, bir nesne değil, bir özne, bir yaratıcı güç, hayatın kaynağıydı.
'Göçebe' ile birlikte Cemal Süreya, artık Türk şiirinde 'aşkın şairi' olarak anılmaya başladı. Onun dizeleri, sevenlerin birbirine yazdığı mektuplara, defterlere, duvarlara taşındı. Zor bir akımın — İkinci Yeni'nin — şairi olmasına rağmen, aşkı herkesin diline çeviren bir şair olarak, geniş bir okur kitlesinin sevgilisi oldu.
1973'te Cemal Süreya, üçüncü şiir kitabı 'Beni Öp Sonra Doğur Beni'yi yayımladı. Daha adıyla bile sarsıcı olan bu kitap, şairin aşk, beden, ölüm ve yeniden doğuş temalarını iç içe geçiren olgunluk dönemini sürdürdü. Başlıktaki o cesur paradoks — sevgiliden hem öpülmeyi hem yeniden doğurulmayı istemek — Cemal Süreya'nın imge dünyasının özetiydi: aşk ve var oluş, onun şiirinde hep birbirine karışırdı.
Cemal Süreya yalnızca bir şair değildi; aynı zamanda Türk edebiyatının en zarif, en zeki denemecilerinden biriydi. 1976'da yayımlanan 'Şapkam Dolu Çiçekle' adlı deneme kitabı, onun düzyazıdaki ustalığını gösterdi. Bu yazılarda edebiyat, şiir, şairler, kelimeler ve hayat üzerine kısa, parlak, nükteli metinler yer alıyordu. Cemal Süreya, deneme türünü Türkçede şiire yakın bir incelik ve yoğunlukla yazdı.
Deneme ve eleştiri yazıları, onun keskin bir edebiyat zihni olduğunu kanıtladı. Şairler ve şiirler üzerine yazdığı kısa portreler, edebiyat tarihimizin değerli metinleridir. 'Günübirlikler' adıyla toplanan günlükleri ise hem kişisel hem de bir dönemin edebiyat hayatına ışık tutan içten metinlerdir.
Cemal Süreya, aynı zamanda büyük bir çevirmendi. Hayatı boyunca Fransızcadan kırka yakın kitap çevirdi; edebiyattan toplumbilime, geniş bir alanda çeviriler yaptı. Çeviri, onun için hem geçim hem de dünya kültürüyle sürekli bir alışveriş alanıydı.
Bütün bu üretkenlik — şiir, deneme, eleştiri, günlük, çeviri, dergicilik — Cemal Süreya'nın yalnızca bir şair değil, tam anlamıyla bir 'edebiyat adamı' olduğunu gösterir. O, kelimeyle her biçimde uğraşan, dili her türde bir ustalıkla kullanan, çok yönlü bir yazardı.
Cemal Süreya'nın memuriyet hayatı, şiir hayatının gölgesinde de olsa, ilerlemeyi sürdürdü. 1970'lerin ortasında, devlet kapısındaki kariyerinin en üst noktalarından birine ulaştı: Darphane ve Damga Matbaası müdürlüğü. Ülkenin parasının, pullarının, resmî kâğıtlarının basıldığı kurumun başında, bir şair oturuyordu. Bu, Cemal Süreya'nın hayatındaki o tuhaf ikiliğin — bürokrat ile şairin bir arada yaşamasının — belki de en çarpıcı simgesiydi.
Özel hayatı ise her zaman çalkantılıydı. Cemal Süreya dört kez evlendi. İlk eşi Seniha ile evliliği 1954'ten 1960'ların başına kadar sürdü. İkinci evliliğini Zühal Tekkanat ile yaptı; bu birliktelik 1967-1975 yıllarına denk geldi. Üçüncü evliliği Güngör Demiray ile çok kısa sürdü, yalnızca birkaç ay. Son ve en uzun süreli evliliğini ise 1980'de Birsen Sağnak ile yaptı; bu evlilik ölümüne kadar, on yıl boyunca sürdü.
Evliliklerinin yanı sıra, edebiyat tarihine de geçen önemli ilişkileri oldu. Yazar Tomris Uyar ile yaşadığı ilişki, dönemin edebiyat çevrelerinde derin izler bıraktı. Eskişehir'de tanışıp ilk kitabına adını veren 'Üvercinka' da onun hayatındaki kadınlardan biriydi.
Cemal Süreya'nın bu çalkantılı aşk hayatı, şiirinden ayrı düşünülemez. O, aşkı yalnızca yazan değil, yoğun biçimde yaşayan bir şairdi. Şiirindeki aşkın o somutluğu, o tutkusu, o ayrılık ve kavuşma gerilimi, gerçek hayatından besleniyordu. Aşk onun için bir edebiyat konusu değil, var oluşunun merkeziydi.
2 Şubat 1982'de Cemal Süreya devlet memurluğundan emekli oldu. Yaklaşık otuz yıllık memuriyet hayatı sona ermişti. Artık bütün zamanını edebiyata, şiire, yazıya ayırabilecekti. Ama bu özgür yıllar, ne yazık ki çok uzun sürmeyecekti.
1980'lerin sonu, Cemal Süreya için yoğun ve ödüllü bir şiir dönemi oldu. 1984'te 'Uçurumda Açan' kitabını yayımlamıştı; 1988'de ise birbiri ardına iki kitap çıkardı: 'Sıcak Nal' ve 'Güz Bitigi'. Her iki kitap da Behçet Necatigil Şiir Ödülü'ne değer görüldü.
'Sıcak Nal' ve 'Güz Bitigi', şairin olgunluk döneminin en sevilen kitapları arasındadır. Bu kitaplarda Cemal Süreya'nın o tanıdık sesi — aşkın, kadının, bedenin, özlemin şairi — sürer; ama yanına yaşın getirdiği bir hüzün, bir muhasebe, ölüm düşüncesinin gölgesi eklenir. 'Güz Bitigi' adının kendisi bile bir sonbahar, bir olgunluk, bir veda havası taşır.
Bu yıllarda Cemal Süreya, Türk şiirinin en saygın ve en sevilen yaşayan ustalarından biriydi. Genç şairler onu okuyarak yetişiyor, dizeleri elden ele dolaşıyordu. 'Sevda Sözleri' başlığı altında toplanacak bütün şiirleri, kuşaklar boyu okunacak bir hazineydi.
Cemal Süreya'nın şiiri, İkinci Yeni'nin zor ve kapalı diliyle yola çıkmasına rağmen, hiçbir zaman okurdan kopmadı. Tam tersine: en zor dönemde bile, onun aşk şiirleri, sevenlerin birbirine fısıldadığı, defterlere yazdığı, ezberlediği dizeler oldu. 'Seviştik, kalmadı yapı / Yalnız bir kuş kaldı saçlarımda' türünden imgeleri, hem yenilikçi hem de doğrudan yüreğe ulaşan dizelerdi.
Bu son verimli yıllar, Cemal Süreya'nın bir ömür boyu sürdürdüğü o dengeyi — yenilikçi olmakla sevilebilir olmayı bir arada tutmayı — taçlandırdı. O, modern Türk şiirinin hem en cesur hem de en okunan ustalarından biri olarak, hayatının son yıllarına girdi.

Cemal Süreya, 9 Ocak 1990'da İstanbul'da hayatını kaybetti. Uzun süredir mücadele ettiği şeker hastalığının yol açtığı bir koma, elli sekiz yaşındaki şairin ömrünü sona erdirdi. Cenazesi 11 Ocak 1990'da, Şişli Camii'nde kılınan öğle namazının ardından İstanbul'da toprağa verildi.
Ölümü, Türk edebiyat dünyasında derin bir boşluk bıraktı. İkinci Yeni'nin en sevilen sesi, aşkın ve kadının şairi, usta bir denemeci ve çevirmen, bir kuşağı besleyen 'Papirüs'ün editörü aramızdan ayrılmıştı. Ama Cemal Süreya, arkasında sönmeyecek bir miras bırakmıştı.
Ölümünden hemen sonra, 1990'da, bütün şiirlerini bir araya getiren 'Sevda Sözleri' yayımlandı. Bu kitap, onun şiir evreninin tümünü tek bir cilde topluyordu ve yıllar içinde Türkçenin en çok satan, en çok okunan şiir kitaplarından biri oldu. 'Üvercinka'dan son şiirlerine kadar uzanan bütün bir ömrün dizeleri, 'Sevda Sözleri' adıyla kuşaktan kuşağa aktarıldı.
Cemal Süreya'nın asıl şaşırtıcı yanı, ölümünden sonra popülerliğinin azalmak yerine artması oldu. 2000'lerden itibaren, özellikle internet ve sosyal medya çağında, onun dizeleri yeniden ve büyük bir coşkuyla keşfedildi. 'Hiçbir şey eskimiyor sende / Gözlerin daha bu sabah göğe bakan' gibi imgeleri, gençlerin paylaşımlarında, mesajlarında, alıntılarında dolaşmaya başladı.
Bugün Cemal Süreya, sosyal medyada en çok alıntılanan Türk şairlerinden biridir. Aşkı yazışının o cesareti, sıcaklığı ve inceliği, doğduğu dağ kasabasından ve 1938'in sürgün acısından çok uzaktaki yeni nesilleri bile derinden etkiliyor. Bir sürgün çocuğu olarak başlayan ömür, ölümünden onlarca yıl sonra bile sevenlerin dilinde yaşayan dizelere dönüştü. Cemal Süreya, gerçekten de kendi dizesindeki gibi, hiç eskimedi.
Bir hayat. Bir sergi.
HoldHistory ile üretilmiştir.