1950'lerin ortasında Türk şiirinde yeni bir damar belirdi; eleştirmenler buna sonradan 'İkinci Yeni' adını verdi. Cemal Süreya, bu hareketin en önde gelen ve en sevilen isimlerinden biri oldu. İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Ece Ayhan gibi şairlerle birlikte, Türk şiirine bambaşka bir dil getirdiler. İkinci Yeni'yi anlamak için, ondan önceki Garip akımını hatırlamak gerekir. Orhan Veli ve arkadaşlarının kurduğu Garip, şiiri sadeleştirmiş, gündelik konuşma diline indirmiş, mizah ve yalınlıkla yazmıştı. İkinci Yeni şairleri ise bu sadeliğin artık tükendiğini düşündüler. Onlara göre şiir, gündelik dilin düz anlatımıyla sınırlı kalmamalı; dilin sınırlarını zorlamalı, alışılmadık imgeler kurmalı, anlamı kapalılığa, çağrışıma ve sezgiye açmalıydı. İkinci Yeni şiiri, sözcükleri beklenmedik biçimlerde bir araya getirir; mantığın düz çizgisini kırar; imgeyi öne çıkarır. Bu yüzden ilk bakışta 'anlaşılmaz' bulundu, eleştirildi, 'anlamsız şiir' diye suçlandı. Oysa amaç anlamsızlık değil, anlamı zenginleştirmek, dili yeniden canlandırmaktı. Cemal Süreya'nın İkinci Yeni içindeki yeri özeldi. O, hareketin imge gücünü ve dil cesaretini sonuna kadar kullandı; ama şiirini hiçbir zaman tümüyle kapalılığa, soğukluğa teslim etmedi. Onun şiiri her zaman bir 'sıcaklık' taşıdı: aşk, beden, özlem, insan teması, dizelerini okurla buluşturan bir köprü oldu. Anlamsızlığı savunan görüşleri benimsemedi; geleneğe karşı dursa da geleneğin imkânlarından yararlanmayı bildi. Bu yüzden Cemal Süreya, İkinci Yeni'nin en 'okunabilir', en sevilen şairi oldu. Akımın getirdiği yeniliği, geniş okur kitlesiyle buluşturmayı başardı. İkinci Yeni denince akla ilk gelen, en çok ezberlenen dizeler çoğu zaman onundur. O, zor bir şiirin kapısını, aşkın diliyle herkese araladı.