1965'te Cemal Süreya'nın ikinci şiir kitabı 'Göçebe' yayımlandı. Önemli bir bölümü Paris yıllarında yazılan bu kitap, Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü'ne değer görüldü ve şairin olgunluk döneminin ilk büyük eseri oldu. 'Göçebe', adının vaat ettiği gibi, bir yurtsuzluk ve hareket kitabıdır. Ama Cemal Süreya'nın asıl büyüklüğü, bu göçebeliği soyut bir felsefeye değil, çok somut, çok bedensel, çok sıcak bir aşk ve kadın temasına bağlamasıdır. Onun şiirinde aşk, hiçbir zaman ulvi ve uzak bir ideal değildir; tenin, dokunuşun, gündelik anların, otel odalarının, ayrılıkların ve kavuşmaların somut yaşantısıdır. Cemal Süreya, Türk şiirinde kadını ve erotizmi en cesur, en açık, ama aynı zamanda en zarif biçimde yazan şair oldu. Onun en ünlü dizelerinden biri — 'Üstümüze değil bütün kara paranın / Üstümüze gelen bahar' türünden imgeleri — bedeni ve aşkı bir utanç konusu olmaktan çıkarıp şiirin en doğal, en güzel malzemesi yaptı. 'İlk önce kadını yarattı tanrı / Sonra çocuğu / Sonra kediyi' diyen bir şairdi o; kadını yaratılışın merkezine koyuyordu. Bu cesaret, onun feminist duyarlığıyla da bağlantılıydı. Cemal Süreya, kendini kadın haklarını savunan, kadına saygıyı bir dünya görüşü hâline getiren bir aydın olarak tanımladı. Şiirindeki kadın, bir nesne değil, bir özne, bir yaratıcı güç, hayatın kaynağıydı. 'Göçebe' ile birlikte Cemal Süreya, artık Türk şiirinde 'aşkın şairi' olarak anılmaya başladı. Onun dizeleri, sevenlerin birbirine yazdığı mektuplara, defterlere, duvarlara taşındı. Zor bir akımın — İkinci Yeni'nin — şairi olmasına rağmen, aşkı herkesin diline çeviren bir şair olarak, geniş bir okur kitlesinin sevgilisi oldu.