Sait Faik'in hayatının son yıllarına, ağır bir hastalık damga vurdu. 1945'ten itibaren ciddi bir karaciğer rahatsızlığının belirtileri ortaya çıkmış, 1948'e gelindiğinde tanı kesinleşmişti: siroz. Bu hastalığın, gençlik yıllarından başlayan ve Fransa'daki bohem dönemde kök salan içki alışkanlığıyla yakından ilgili olduğu söylenir. Siroz, Sait Faik'in bedenini yavaş yavaş tüketti. Ama hastalık, onun yazma tutkusunu söndüremedi; aksine, ölümün yakınlığı, öykülerine yeni bir derinlik, yeni bir yoğunluk kattı. Son dönem hikâyelerinde yalnızlık duygusu, varoluşun kırılganlığı, hayatla vedalaşmanın hüznü daha güçlü biçimde duyulur oldu. Hasta yıllarında bile Sait Faik adasından, İstanbul'dan, insanlardan kopmadı. Burgazada'nın kıyısında, kahvelerinde, balıkçılarının arasında olmayı sürdürdü. Hastalığı onu içine kapatmadı; tam tersine, hayata daha sıkı sarılmasına, her ânın değerini daha keskin biçimde duymasına yol açtı. Doktorların uyarılarına rağmen yaşama biçimini bütünüyle değiştiremedi. Bedeni zayıflarken kalemi güçlendi. Sirozun gölgesinde geçen bu yıllar, Türk edebiyatının en yoğun, en olgun öykülerinin yazıldığı yıllar oldu. Sait Faik, kendi sonunu bilen bir adamın sakinliğiyle, yazmaya — yani yaşamaya — devam etti.