Sait Faik'in çocukluğu, dağılan bir imparatorluğun ve Millî Mücadele'nin gerilimi içinde geçti. 1920-1922 yılları arasında, Yunan işgalinin Adapazarı çevresine yaklaşması üzerine aile yollara düştü. Düzce, Bolu ve Hendek üzerinden, savaşın belirsizliği içinde bir yerden bir yere taşındılar. Bu göç yılları, rahat bir kasaba çocuğunun ilk kez yokluğu, korkuyu ve yersizliği yakından gördüğü dönem oldu. Yollarda karşılaştığı insanlar — muhacirler, askerler, kağnılarla göçen aileler, çaresizlikleri içinde bile birbirine tutunan sıradan insanlar — onun belleğine kazındı. Ailesinin maddi imkânları onları en ağır yoksunluktan korusa da, Sait Faik bu yıllarda bir gerçeği sezdi: insanın asıl hikâyesi, rahat salonlarda değil, tam da bu kıyıda köşede kalmış, adı sanı duyulmamış hayatlarda saklıydı. İleride 'küçük insan'ı edebiyatın merkezine taşıyacak yazarın bakışı, biraz da bu göç yollarında biçimlendi. Savaş bittiğinde aile yeniden toparlandı; ama o yılların izi, Sait Faik'in hiçbir zaman büyük kahramanlara, parlak olaylara, gösterişli derslere itibar etmeyen edebiyat anlayışında hep kaldı. O, gürültünün değil, gürültünün altında ezilen sessiz hayatın yazarı olacaktı.