Sait Faik Abasıyanık, 18 Kasım 1906'da Adapazarı'nda, dedesi Seyyid Ağa'nın evinde dünyaya geldi. Babası Mehmet Faik Bey kereste ve toprak işleriyle uğraşan, sözü geçen, varlıklı bir tüccardı; annesi Makbule Hanım ise oğlunun hayatının sonuna dek en yakınında duracak, telif haklarını ve evini bir gün müzeye dönüştürecek olan kadındı. Sait Faik tek çocuktu ve bu yalnız çocukluk, ileride bütün öykülerine sinen o yalnızlık duygusunun ilk tohumunu attı. Adapazarı, yüzyılın başında çok sesli bir Anadolu kasabasıydı: pazarın gürültüsü, bahçeler, kavak ağaçları, Sakarya'nın getirip götürdüğü insanlar. Küçük Sait, günlerinin çoğunu annesi, dedesi ve ninesiyle geçirdi. Babasının işleri yüzünden aile bir süre Karamürsel'de de yaşadı; 1913'te yeniden Adapazarı'na döndüklerinde çocuk Rehber-i Terakki Mektebi'ne, ardından Adapazarı İdadisi'ne yazıldı. Varlıklı bir ailenin çocuğu olmak ona rahat bir çocukluk verdi, ama Sait Faik hiçbir zaman sınıfının, çevresinin 'makbul' insanlarına yakın durmadı. Daha o yaşlarda dikkati hep kenarda kalanların, sokakta oynayan kimsesiz çocukların, kasabanın esnafının üzerindeydi. Gözlemci, sessiz, biraz dağınık bir çocuktu. Doğduğu kasaba onun hafızasında hep bir başlangıç noktası olarak kaldı. İstanbul'un balıkçıları, adaların kıyıları, köprü altları onun asıl edebiyat coğrafyası olacaktı; ama insanı olduğu gibi, süslemeden, yargılamadan görme alışkanlığı, bu Anadolu kasabasının sokaklarında başladı.