

1938 yılının Ağustos ayında aile, Burgazada'da bir köşk satın aldı. Bu satın alma, Sait Faik'in hayatının belki en belirleyici olayıydı. Çünkü Burgazada artık yalnızca bir yazlık değil, onun edebiyatının kalbi, ruhunun limanı olacaktı. Babasının ölümünden sonra Sait Faik kışları İstanbul'da, Şişli'deki Kırağı Sokak'taki evde annesiyle birlikte yaşadı; yazları ise Burgazada'ya çekildi. Ama gerçekte adada her mevsim bir parçasını bıraktı. Adanın küçük iskelesi, balıkçı kahveleri, çam ormanı, kıyıdaki kayıklar, Kalpazankaya'nın rüzgârı — bütün bunlar onun öykülerinin doğal sahnesi oldu. Burgazada'da Sait Faik, yazar kimliğinden sıyrılıp adanın sıradan bir insanı gibi yaşadı. Balıkçılarla denize çıktı, kahvelerde oturdu, Rum, Ermeni, Türk komşularıyla, ada esnafıyla dostluk kurdu. Onlarla konuşurken not tutmazdı; insanları yaşayarak tanır, sonra evine döndüğünde o yüzleri, o sesleri kâğıda dökerdi. Bu adaya bağlılık, edebiyatımızda eşine az rastlanır bir şeydi. Sait Faik için Burgazada bir mekândan ibaret değildi; insanı en yalın, en çıplak haliyle görebildiği bir gözlemeviydi. 'Adalı bir öykücü' denmesi boşuna değildir: onun yaşama sevinciyle dolu hikâyelerinin çoğu, bu küçük adanın kıyılarında doğdu.