
1925 yılında, henüz iki yaşını doldurmamış genç Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Bursa'ya resmî bir ziyarette bulundu. Şehir, kurtarıcısını coşkuyla karşılarken, kalabalığın arasında on iki yaşlarında bir kız çocuğu vardı: Sabiha. Anlatılanlara göre Sabiha, Atatürk'e yaklaşmayı ve onunla konuşmayı başardı; kendisini bir okula yerleştirmesini, okumasına yardımcı olmasını istedi. Bu cesur istek, Atatürk'ün dikkatini çekti. Karşısında, yoksulluğun ve yetimliğin ezemediği, gözlerinde öğrenme arzusu parlayan bir çocuk gördü. O dönem Atatürk, eğitimi yeni cumhuriyetin temel taşı olarak görüyor; özellikle kız çocuklarının okutulmasını ulusal bir mesele sayıyordu. Sabiha'nın ısrarı ve kararlılığı, bu vizyonun somut bir karşılığı gibiydi. Atatürk, bu yetim kızı manevi evladı olarak yanına almaya karar verdi. Sabiha, Çankaya Köşkü'nün çevresine taşınan, Atatürk'ün etrafındaki diğer evlatlık kızlarla birlikte büyüyen bir genç kız oldu. Onun için bu, yalnızca bir yoksulluktan kurtuluş değil, bambaşka bir hayatın kapısının açılmasıydı. Bu evlat edinme, Sabiha'nın bireysel hikâyesinin çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Atatürk'ün etrafında yetişen bu genç kadınlar — öğretmen, doktor, havacı olacak kızlar — yeni cumhuriyetin kadına biçtiği rolün canlı örnekleriydi. Sabiha, bu kuşağın belki de en sıra dışı yörüngeyi çizecek üyesiydi; çünkü onun hedefi, ilerleyen yıllarda, tam anlamıyla gökyüzü olacaktı.