Üniversiteyi yarıda bırakan Orhan Veli, geçimini sağlamak için 1936'da yeniden Ankara'ya gitti ve PTT Genel Müdürlüğü'nde, Telgraf İşleri Reisliği'ne bağlı Milletlerarası Nizamlar Bürosu'nda memur olarak çalışmaya başladı. Resmî yazışmaların, telgraf yönetmeliklerinin ve büro hayatının gri dünyasına girmişti. Bu memuriyet, ona düzenli ama dar bir hayat sundu. Sabahları daireye gidip akşamları çıkan, maaşıyla geçinmeye çalışan sıradan bir devlet memuruydu. Ama tam da bu sıradanlık, ileride şiirinin en güçlü malzemesi olacaktı. Garip şiiri, salonların ve kahramanların değil; işte bu memurun, bu gündelik insanın hayatını anlatacaktı. Aynı dönemde şiir çalışmaları hız kazandı. Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, 1936'dan itibaren şiirlerini 'Varlık' dergisinde yayımlamaya başladılar. Önceleri dönemin alışılmış şiir kalıplarına yakın duran dizeleri, giderek sadeleşti; süsten, mecazdan ve ağdalı söyleyişten arındı. Üç arkadaş, artık bilinçli bir arayışın içindeydi. Şiirin ne olması gerektiğini, neyi reddetmeleri gerektiğini konuşuyor, deniyor, tartışıyorlardı. Ankara'nın memur dünyasında, büro saatleri arasında, Türk şiirini kökünden değiştirecek bir devrimin sessiz hazırlığı sürüyordu. Birkaç yıl sonra bu hazırlık, 'Garip' adlı ince bir kitapla patlayacaktı.