1930'ların ikinci yarısında Orhan Veli ve arkadaşlarının 'Varlık' dergisinde yayımladıkları şiirler, dikkatli okurların gözünden kaçmadı. Bu dizelerde tuhaf bir şey vardı: şiir, ilk kez bu kadar açık, bu kadar yalın, bu kadar 'şairanelikten uzak' konuşuyordu. Orhan Veli, şiirden ölçüyü, uyağı, söz sanatlarını ve büyük, gösterişli sözcükleri tek tek çıkarmaya başladı. Geriye kalan şey, gündelik konuşma diliydi; sokaktaki insanın sözcükleri, mizah, tevazu ve içtenlikti. Şiir artık bir nakış işi değil, bir konuşma biçimiydi. Bu dönemin en ünlü ürünlerinden biri, kısacık bir şiir olan 'Kitabe-i Seng-i Mezar'dır. Hiçbir kahramanlığı olmayan, sıradan bir adamın — 'Hiçbir şeyden çekmedi dünyada / Nasırdan çektiği kadar' diye anlatılan Süleyman Efendi'nin — ölümünü anlatan bu şiir, hem alaycı hem dokunaklıydı. Eski şiirin yüce konularına karşı, gündelik bir hayatın küçük acılarını koyuyordu. Dönemin edebiyat çevreleri ikiye bölündü. Kimileri bu yeni şiiri 'şiir bile değil' diye küçümsedi, alay etti; kimileriyse Türkçede bambaşka bir kapının açıldığını sezdi. Orhan Veli, henüz yirmili yaşlarında, Türk edebiyatının en çok tartışılan genç şairlerinden biri olmuştu. Asıl büyük kavga ise birkaç yıl sonra, bir kitapla başlayacaktı.