1940'ta Nâzım, Bursa Cezaevi'ne nakledildi. Hayatının yaklaşık on yılını bu cezaevinde geçirecekti; "taş duvarlı" Bursa Cezaevi, onun şiirinde bir mekândan çok bir kadere dönüştü. Bursa yılları, dışarıdaki dünyadan kopukluğun acısı kadar, içeride kurulan olağanüstü bir hayatın da hikâyesidir. Nâzım koğuşu bir okula çevirdi: mahpuslara okuma yazma, tarih, felsefe öğretti; dokuma tezgâhı kurdurdu, el sanatlarıyla uğraştı. Bursa Cezaevi'nde yanında bulunan genç mahpuslardan Orhan Kemal'i yazarlığa, İbrahim Balaban'ı resme yöneltti; onların yeteneklerini fark edip geliştirdi. Bu hücrelerde, yirmi bine yakın dizeden oluşan dev yapıtı "Memleketimden İnsan Manzaraları"nı yazdı — bir tren yolculuğu etrafında örülen, onlarca insanın hayatını iç içe geçiren, romanla destan arası bir anıt eser. "Kuvâyi Milliye Destanı" da bu dönemin ürünüdür. Dışarıda eşi Piraye ona destek oluyordu; Nâzım'ın ona yazdığı mektuplar ve şiirler — "Saat 21-22 Şiirleri" — Türk edebiyatının en içten metinleri arasındadır. "Bursa Cezaevi'nden Mektuplar"da yazdığı dizeler, hapis duvarlarının ardından özgürlüğe ve sevgiye uzanan bir köprü gibidir. Bedeni hapisteydi; ama şiiri ülkenin her yanını dolaşıyordu.