1949'a gelindiğinde, Nâzım Hikmet'in serbest bırakılması için hem Türkiye'de hem dünyada büyük bir kampanya başlamıştı. Pablo Picasso, Paul Robeson, Jean-Paul Sartre gibi isimlerin de aralarında bulunduğu bir uluslararası komite, şairin özgürlüğünü talep ediyordu. Nâzım, sesini duyurmanın son çaresi olarak açlık grevini seçti. 8 Nisan 1950'de Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başladı; aynı gün İstanbul'a nakledilince grevi orada sürdürdü. Kalbi zaten zayıftı; grev hayatını tehlikeye attı. Annesi Celile Hanım, Galata Köprüsü'nde "Oğlumu kurtarın" yazılı bir pankartla oturarak kamuoyunun dikkatini çekti. Grev günlerce sürdü ve hem ülke içinde hem dışında büyük yankı uyandırdı. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar değişti; yeni hükümetin çıkardığı genel af yasası kapsamında Nâzım Hikmet, 15 Temmuz 1950'de cezaevinden tahliye edildi. On üç yıllık bir mahkûmiyetin ardından özgürdü. Ama bedeni yıpranmış, kalbi hastalıklıydı. Üstelik dışarıdaki Türkiye, onun için hâlâ tehlikeli bir yerdi. Özgürlüğü kısa süreli bir nefes olacaktı.