
1938, Nâzım'ın hayatının en ağır kırılma noktası oldu. Önce Harp Okulu öğrencilerini 'isyana teşvik etmek' suçlamasıyla bir askerî mahkemede yargılandı; gerekçe, öğrencilerin onun şiirlerini, özellikle de "Kuvâyi Milliye" benzeri metinleri okumasıydı. Ardından Donanma davası geldi. İki davadan aldığı cezalar birleştirildiğinde ortaya çıkan rakam akıl almazdı: toplam 28 yıl 4 ay hapis. Nâzım, sözleri ve şiirleri yüzünden, kırklı yaşların eşiğinde, bir insan ömrünün neredeyse tamamı kadar bir cezaya çarptırılmıştı. Önce İstanbul'da Sultanahmet ve İstanbul cezaevlerinde, ardından Çankırı Cezaevi'nde tutuldu. Bu mahkûmiyet, onun için hem bir felaket hem de — paradoksal biçimde — en yoğun yaratıcılık döneminin başlangıcı oldu. Cezaevi koğuşları, Nâzım'ın daha önce hiç bu kadar yakından tanımadığı bir Türkiye'yle yüz yüze gelmesini sağladı: hırsızlar, katiller, kaçakçılar, haksız yere içeri düşmüş köylüler. O insanlardan öğrendi ve onlara öğretti. Hapis, Memleketimden İnsan Manzaraları'nın atölyesine dönüşecekti.