
1911 yılının sonbaharında İtalya, Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki son toprağı olan Trablusgarp'a saldırdı. İmparatorluğun donanması zayıf, kara bağlantısı kopuktu; Trablusgarp adeta kaderine terk edilmişti. Buna rağmen bir grup genç ve gözü pek subay, gönüllü olarak bölgeye gitmeye karar verdi. Mustafa Kemal de aralarındaydı. Gazeteci kılığına girerek, "Şerif" takma adıyla, türlü zorluklarla Mısır üzerinden Trablusgarp'a ulaştı. Yol uzun ve tehlikeliydi; İngiliz denetimindeki Mısır'dan gizlice geçmek, çölü aşmak gerekiyordu. Bölgeye vardığında sıtmaya yakalandı, gözünden ciddi biçimde rahatsızlandı — bu rahatsızlık ömrü boyunca bir izini bırakacaktı. Derne ve Tobruk çevresinde, yerli Arap gönüllüleri örgütleyerek İtalyanlara karşı direniş cepheleri oluşturdu. Düzenli ordusu olmayan, silahı kıt bir kuvvetle, modern bir Avrupa ordusunu oyalamayı başardı. Burada öğrendiği şey paha biçilmezdi: Halkı örgütleyerek, inançla, sınırlı imkânlarla bile bir işgalciye direnilebilirdi. Bu ders, yıllar sonra Anadolu'da işine yarayacaktı. Fakat Balkanlarda kopan fırtına onu geri çağırdı. 1912'de Balkan Savaşı patlak verince Trablusgarp'taki subaylar yurda dönmek zorunda kaldı. Mustafa Kemal, doğduğu şehri — Selanik'i — savaşta kaybedilirken uzaktan izlemek zorunda kaldı. Annesinin ve kardeşinin İstanbul'a göç etmesi gerekti. Bu kayıp onu derinden yaraladı; bir daha doğduğu şehrin topraklarına ayak basamayacaktı.