1937'den itibaren Atatürk'ün sağlığı giderek bozuldu. Yıllar süren yorgunluk, savaş cephelerinin ağır koşulları ve hastalıklar bedenini yıpratmıştı. 1938 başında doktorlar siroz teşhisi koydu. Buna rağmen Atatürk çalışmayı, devlet işlerini, Hatay meselesini izlemeyi sürdürdü. 1938 yazında, dinlenmesi için İstanbul'a, Dolmabahçe Sarayı'na gidildi. Hastalık ilerledikçe saraya çekildi. Son aylarında zaman zaman komaya girdi, zaman zaman kendine geldi. Son sözlerinden biri, kendisine bakanlara söylediği "Aleykümselam" oldu. 10 Kasım 1938 sabahı, saat dokuzu beş geçe, Mustafa Kemal Atatürk Dolmabahçe Sarayı'nda hayatını kaybetti. Elli yedi yaşındaydı. Sarayın saatlerinden biri o ana — dokuzu beş geçeye — durduruldu; o saat, bir milletin yasının simgesi oldu. Her yıl 10 Kasım'da, saat dokuzu beş geçe, ülke bir dakikalığına durur ve onu anar. Ölüm haberi yurda yayıldığında derin bir yas çöktü. Cenazesi Dolmabahçe Sarayı'nda günlerce halkın ziyaretine açık kaldı; yüz binlerce insan saygı geçidi yaptı. Ardından top arabasıyla İstanbul'dan uğurlandı, Yavuz zırhlısı ve diğer gemilerle İzmit'e, oradan trenle Ankara'ya getirildi. Geçtiği her istasyonda halk gözyaşları içinde bekledi. 21 Kasım 1938'de Ankara'da, geçici olarak Etnografya Müzesi'ndeki kabrine defnedildi. Yerine, Millî Mücadele'nin en yakın yol arkadaşı İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildi. 1953'te, görkemli Anıtkabir'in tamamlanmasıyla Atatürk'ün naaşı buraya nakledildi. Bugün Anıtkabir, her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği bir saygı ve hatıra mekânıdır. Atatürk öldü; ama kurduğu cumhuriyet, açtığı yol ve milletine bıraktığı "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi yaşamayı sürdürdü.