
Atatürk'ün hayatının son yıllarında üzerinde en çok durduğu dış mesele, İskenderun-Antakya bölgesiydi. Lozan Antlaşması sırasında Fransız mandası altındaki Suriye'ye bırakılan bu bölgenin nüfusunun önemli bir kısmı Türk'tü. Atatürk, bu toprakların Türkiye'ye katılması için son nefesine kadar uğraştı. 1936'dan itibaren bölgenin geleceği uluslararası gündeme taşındı. Atatürk, bu sancağa yeni bir ad verdi: "Hatay". Konuyu Milletler Cemiyeti'ne taşıdı; diplomatik baskıyı, kararlı ama barışçı bir tutumla sürdürdü. Hasta yatağından bile bölgenin durumunu yakından izledi; 1938'de, ağır hastayken Mersin ve Adana'da askerî birlikleri denetledi — bu, halkın gördüğü son uzun yurt gezilerinden biriydi. Atatürk hayattayken Hatay'ın katılışını göremedi; ama açtığı yol meyvesini kısa süre sonra verdi. 2 Eylül 1938'de bağımsız Hatay Devleti kuruldu. Bir yıl sonra, 23 Haziran 1939'da Hatay Meclisi oybirliğiyle Türkiye'ye katılma kararı aldı; 7 Temmuz 1939'da Hatay resmen Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ili oldu. Hatay, Atatürk'ün vatan anlayışının son ve dokunaklı bir örneğiydi: silahla değil, sabırla, diplomasiyle ve halkın iradesiyle kazanılan bir toprak. Onun "Bir karış toprak" üzerine kurduğu cümleler, ölümünden sonra bile devletin politikasını yönlendirdi. Bu son mücadele, ömrünün tükenmekte olduğu bir dönemde verildi. Atatürk, kendi bedeni çökerken bile, devraldığı vatanı bir karış daha büyütmenin peşindeydi.