
1550 yılında Sinan, hayatının en iddialı işine başladı: Kanuni Sultan Süleyman adına, İstanbul'un üçüncü tepesinde, Haliç'e hâkim bir noktada yükselecek Süleymaniye Camii ve Külliyesi. Bu, yalnızca bir cami değil, bir imparatorluğun gücünü, zenginliğini ve düzenini taşa döken bir kent parçasıydı. Süleymaniye Külliyesi yalnızca camiden ibaret değildi. Çevresinde dört medrese, bir tıp medresesi (darüttıp), bir darüşşifa (hastane), imaret (aşevi), kervansaray, hamam, sıbyan mektebi, dükkânlar ve Kanuni ile Hürrem Sultan'ın türbeleri yer alıyordu. Sinan bu devasa topluluğu, eğimli bir araziye, birbiriyle uyumlu teraslar hâlinde yerleştirdi. Bu, bir mimardan çok bir şehir plancısının işiydi. İnşaatın ölçeği çağının imkânlarını zorluyordu. İmparatorluğun dört bir yanından — Mısır'dan, Anadolu'dan, eski Bizans yapılarından — taş, mermer ve sütun getirildi. Binlerce işçi, usta, taşçı ve nakkaş çalıştı. Sinan, bu büyük şantiyeyi titiz kayıtlarla, bütçeyle ve düzenli bir iş bölümüyle yönetti; harcamaların hesabı tutuldu, malzeme akışı planlandı. Süleymaniye'nin inşa defterleri, Osmanlı'nın yapı örgütlenmesinin de bir belgesidir. Sinan, Süleymaniye'de Şehzade Camii'nde denediği problemi yeni baştan ele aldı. Bu kez büyük kubbeyi yalnızca iki yarım kubbeyle — boyuna eksende — destekledi, böylece mekânın enine genişlemesini ve daha bütünlüklü bir iç hacim elde etmeyi amaçladı. Ayasofya'nın gölgesinde, ona hem saygı gösteren hem de onunla yarışan bir yapı kuruyordu. Temeller atıldığında, İstanbul'un silüetini yüzyıllarca belirleyecek bir abide doğuyordu.