1568 yılında, Sinan seksen yaşını çoktan geçmişken, hayatının en büyük düşüne girişti. Sultan II. Selim, Osmanlı'nın ilk başkenti Edirne'de görkemli bir cami yaptırmak istedi ve bu işi yine Sinan'a verdi. Selimiye Camii, Edirne'nin en yüksek tepesinde, şehrin her yerinden görülecek bir noktada yükselecekti. Sinan, bütün mimarlık hayatı boyunca tek bir soruyla uğraşmıştı: Kubbeyi mekânda nasıl en saf, en bütünlüklü, en hâkim biçimde kurabilirim? Şehzade'de dört yarım kubbeyle, Süleymaniye'de iki yarım kubbeyle denemiş; her seferinde kubbenin mekânı bölmesinden rahatsız olmuştu. Selimiye'de bu sorunu kökünden çözmeye karar verdi: tek, kesintisiz, bütün mekâna hâkim bir büyük kubbe. Sinan, kubbeyi sekiz büyük ayak üzerine oturttu. Bu sekizgen taşıyıcı sistem, kubbenin yükünü zarif biçimde yere indiriyor, ama mekânı bölmüyordu. İçeri giren bir insan, başının üzerinde tek ve bütün bir kubbe görür; mekân parçalanmamış, tek bir nefes hâlinde açılmıştır. Sinan, ömrü boyunca aradığı o saf merkezî mekânı sonunda bulmuştu. Sinan'ın iddiası büyüktü. Tezkire'sinde, Hıristiyan mimarların Ayasofya'nınki kadar büyük bir kubbe yapılamayacağını söylediklerini, kendisinin ise Selimiye'nin kubbesini Ayasofya'nınkinden daha büyük ve daha yüksek yaparak bu iddiayı çürüttüğünü anlatır. Seksenli yaşlarında bir usta, hayatının bütün bilgisini, bütün cüretini tek bir kubbede toplamaya hazırlanıyordu. Edirne'nin tepesinde, bir mimarlık efsanesi yükselmeye başlıyordu.