
Sinan'ın hayatının yönünü değiştiren olay, devşirme sistemiydi. Osmanlı Devleti, belirli aralıklarla Rumeli ve Anadolu'nun Hıristiyan köylerinden seçilmiş gençleri toplar, onları İslam'a göre yetiştirip devletin asker ve yönetici sınıfına katardı. Yaklaşık 1512 yılında, II. Bayezid ya da hemen ardından Yavuz Sultan Selim döneminde, devşirme memurları Kayseri yöresine geldiğinde, yirmi üç yaşlarındaki Sinan da bu seçilenler arasındaydı. Devşirilen gençler için bu, doğdukları köyden, ailelerinden ve eski kimliklerinden kopuş demekti. Sinan, Ağırnas'tan ayrılıp uzun bir yolculukla İstanbul'a getirildi. Burada İslam'a girdi ve 'Sinan' adını aldı. Çocukluğunda öğrendiği dil, gelenek ve inanç artık geride kalmıştı; önünde yepyeni bir hayat — sıkı bir eğitim, disiplin ve yükselme imkânıyla dolu bir hayat — açılıyordu. Devşirme sistemi acımasız bir kopuş olsa da, yetenekli olanlar için olağanüstü bir fırsat kapısıydı. Bu sistemden geçenler arasında sadrazamlar, beylerbeyiler, komutanlar çıkmıştı. Sinan da bu yolun en parlak örneklerinden biri olacaktı; ama onun yükselişi kılıçla değil, gönyeyle ve çekiçle gerçekleşecekti. İstanbul, Sinan'ı tüf kayalardan oyma bir köyden alıp dünyanın en büyük başkentlerinden birine taşımıştı. Ayasofya'nın devasa kubbesi, surlar, sarnıçlar, eski Bizans yapıları ve yükselmekte olan Osmanlı camileri, genç Sinan'ın gözleri önündeydi. Ağırnas'ta taşı tanıyan çocuk, şimdi taşın bir imparatorluk ölçeğinde ne yapabileceğini görüyordu. Bu manzara, içindeki mimarın uyanışının ilk kıvılcımıydı.