
İstanbul'a getirilen devşirme gençleri, doğrudan askere alınmaz; önce Acemi Oğlanlar Ocağı'nda uzun bir eğitimden geçirilirdi. Sinan da bu ocağa verildi. Burada Türkçe öğrendi, İslam'ın esaslarını belledi, askerî disipline alıştı; bir yandan da bedenen güçlenmesi için Anadolu ve Rumeli'deki köylerde, çiftliklerde çalıştırıldı. Acemi Ocağı'nda yetenekli gençler, eğilimlerine göre çeşitli sınıflara ayrılırdı. Sinan'ın elinin marifeti kısa sürede dikkat çekti. Ağırnas'tan getirdiği o doğuştan beceri — ahşabı, taşı, ölçüyü tanıma yeteneği — onu marangozluğa, dülgerliğe yöneltti. Tezkire'sinde anlattığına göre, bu yıllarda bir dülger çırağı gibi yetişti; rende, keser, gönye ve çekiçle arası iyiydi. Marangozluk, Sinan için sıradan bir zanaat değil, mimarlığa açılan kapıydı. Ahşap bir yapının nasıl kurulduğunu, yükün nasıl dağıldığını, bir kemerin nasıl ayakta durduğunu eliyle, gözüyle öğrendi. Bu dönemde edindiği pratik bilgi, ileride en cüretkâr kubbeleri tasarlarken ona güven verecekti; çünkü o, kâğıt üstünde değil, malzemenin gerçeğiyle düşünen bir mimardı. Sinan kendi anlatımında, bu çıraklık yıllarını alçakgönüllülükle anar. O, bir gün baş mimar olacağını bilmeden, önüne çıkan her işi öğrenmeye çalışan genç bir devşirmeydi. Ama bu yıllarda biriktirdiği el bilgisi, onu sıradan bir mimardan ayıracaktı: Sinan hem tasarlayan hem de yapının her taşının nasıl konacağını bilen bir ustaydı. Acemi Ocağı'nın tozlu atölyeleri, geleceğin başmimarının ilk tezgâhıydı.