Mart 1920'de İtilaf Devletleri İstanbul'u resmen işgal etti. Tutuklamalar başladı, aydınlar Malta'ya sürüldü; Halide Edib ve eşi Adnan Adıvar da hedef listesindeydi. İşgal altındaki şehirde kalmak hem tehlikeli hem de Halide için katlanılmaz bir teslimiyetti. Çift, Anadolu'ya — Millî Mücadele'nin merkezine — geçmeye karar verdi. Gizlice, zorlu yollardan, kâh atla kâh kağnıyla Anadolu'nun içlerine doğru yola çıktılar. Halide Edib, İstanbul'un konaklarından, üniversite kürsülerinden çıkıp Anadolu'nun tozlu yollarına, yoksul köylerine, cephe gerisine adım attı. Ankara'ya ulaştıklarında Mustafa Kemal'in önderliğindeki direniş hareketi yeni şekilleniyordu. Halide, Millî Mücadele'ye bütün varlığıyla katıldı. Anadolu Ajansı'nın kurulmasına katkıda bulundu, basın-yayın işlerinde çalıştı, yabancı basına Türk davasını anlattı. İngilizceyi anadili gibi bilmesi, dünyaya Anadolu'nun sesini duyurmakta paha biçilmez bir silah oldu. İşgal İstanbul'u, Halide Edib'i gıyabında idama mahkûm etti — adı, Nemrut Mustafa Divanı'nın ölüm kararı verdiği vatanseverler arasındaydı. Ama Halide artık Anadolu'daydı; bir yazar olarak değil, mücadelenin bizzat içinde yer alan bir kadın olarak. Cephe, onun için artık uzaktan yazılan bir konu değil, içinde yaşadığı gerçeklikti.