Can Yücel'in çevirmenliği, hiçbir yerde Shakespeare çevirilerinde olduğu kadar çarpıcı değildir. 'Hamlet'i, 'Fırtına'yı, 'Bir Yaz Gecesi Rüyası'nı Türkçeye kazandırdı; ama bunlara 'çeviri' demek, yapılan işi küçümsemek olur. Can Yücel, Shakespeare'i adeta yeniden Türkçe yazdı. En ünlü örnek, 'Hamlet'in o bütün dünyanın ezbere bildiği dizesidir: 'To be, or not to be'. Can Yücel bunu kuru bir 'Olmak ya da olmamak' ile geçiştirmedi; Türkçenin damarına dokunan, sahnede gerçekten söylenebilecek, soluk soluğa bir karşılık aradı. Onun Shakespeare'i, İngiliz sahnesinden çıkıp Türk seyircisinin diline, kulağına, yüreğine yerleşti. Bu cüretkâr çeviri anlayışı kimi zaman tartışma yarattı. Bazı eleştirmenler, Can Yücel'in metne fazla müdahale ettiğini, kendi sesini Shakespeare'in sesine karıştırdığını söyledi. Ama çok daha fazla okur ve tiyatrocu, onun çevirilerini bir armağan olarak gördü: çünkü o çeviriler yaşıyordu, nefes alıyordu, sahnede oynanabiliyordu. Can Yücel yalnızca Shakespeare'le sınırlı kalmadı. Federico García Lorca'nın yakıcı İspanyol şiirini, Bertolt Brecht'in keskin Alman tiyatrosunu, Oscar Wilde'ı, dünya edebiyatının pek çok büyük ismini Türkçe söyletti. Her birinde aynı sihir vardı: yabancı metin, sanki hep Türkçe varmış gibi okunuyordu. Çevirmen Can Yücel ile şair Can Yücel'i birbirinden ayırmak imkânsızdır. İkisi aynı kişidir: klasik filoloji eğitimi almış, birkaç dile hâkim, ama bütün o bilgiyi sokağın diliyle, muziplikle, cesaretle birleştiren bir usta. Onun çevirileri, Türkçenin neler yapabileceğinin en güzel kanıtları arasında durur.