1980'ler, Can Yücel için olağanüstü verimli yıllar oldu. Kitapları art arda yayımlandı; her biri, onun o tek ve taklit edilemez sesini biraz daha derinleştiriyordu. Artık olgun, kendinden emin, hiçbir modaya boyun eğmeyen bir usta vardı ortada. Bu dönemin en dikkat çekici kitaplarından biri 'Rengâhenk'tir. Adı bile bir Can Yücel buluşuydu — 'renk' ile 'âhenk' kelimelerini birleştiren, hem renkli hem uyumlu bir dünyayı çağrıştıran bir kelime oyunu. Can Yücel, kitap adlarını bile birer minik şiire çevirirdi; 'Çok Bi Çocuk', 'Gökyokuş', 'Canfeda' gibi adlar onun zihninin nasıl durmadan oynadığını gösterir. Şiirlerinde aşk, doğa, çocukları, ölüm, siyaset, dostluk, deniz iç içe geçti. Bir şiirinde en pervasız küfrü savuran adam, hemen ardından gelen dizede bir badem çiçeğinin inceliğini anlatabiliyordu. Bu genişlik, bu zıtlıkları aynı potada eritebilme yeteneği, onu çağdaşları arasında benzersiz kıldı. Can Yücel'in şiiri, hiçbir zaman akademik çevrelerin onayını tam olarak kovalamadı. O, kürsülerin değil, sokağın, gençliğin, sıradan okurun şairi olmayı seçti. Şiir kitapları, başucunda taşınan, ezberlenen, sevgiliye yazılan, duvara asılan metinlerdi. Halk onu sahiplendi. Bu yıllarda Can Yücel artık bir 'efsane' hâline gelmişti. Mizahı, hazırcevaplığı, fıkralaşan sözleri dilden dile dolaşıyordu. Bir röportajda, bir sohbette söylediği keskin laflar, neredeyse şiirleri kadar ünlüydü. Yaşayan bir Can Yücel efsanesi vardı; ama efsanenin kendisi, bütün bu şöhretle alay etmeyi sürdürüyordu.