1958'de Can Yücel, uzun yurtdışı yıllarının ardından Türkiye'ye döndü. Ama döndüğünde onu hazır bir kürsü, rahat bir memuriyet beklemiyordu. Hayatını kazanmak için elinden gelen her işi yaptı; bu da onun şiirine sokağın, denizin, gündelik emeğin kokusunu kazandırdı. Bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberliği yaptı. O yıllarda Bodrum henüz bugünkü kalabalık değildi; Halikarnas Balıkçısı'nın, balıkçıların, süngercilerin, mavi yolculuğun sakin kıyısıydı. Can Yücel, Ege'nin antik kentlerini, harabelerini, koylarını gezdirdi; klasik filoloji eğitimi sayesinde her taşın hikâyesini biliyordu. Bu rehberlik yılları, Can Yücel ile Ege arasındaki o ömürlük aşkın başlangıcıydı. Datça'ya, badem ağaçlarına, kekik kokusuna, denizin sonsuz mavisine duyduğu bağ bu dönemde kök saldı. Yıllar sonra ömrünün son perdesini neden Datça'da kapatmayı seçtiğinin cevabı, kısmen bu Bodrum günlerinde gizlidir. İstanbul'a yerleştiğinde ise serbest çevirmen olarak çalışmaya başladı. Artık bir kuruma, bir maaşa bağlı değildi; kendi başına, savruk ama özgür bir hayatı tercih etti. Çeviri masası, onun hem ekmek teknesi hem de en büyük sanat atölyesi oldu. Dönüşünden sonra şiir yazmaya da yeniden ağırlık verdi. Kırklı yaşlarına yaklaşırken, gençlikteki o belirsiz ses yavaş yavaş netleşiyordu. Hayatın türlü hâlini görmüş, birkaç dil, birkaç şehir, birkaç meslek değiştirmiş bu adamın söyleyecek çok şeyi birikmişti.