1960'ların ortasına gelindiğinde Can Yücel artık kendi sesini tam anlamıyla bulmuştu. Kırklı yaşlarındaydı; gençliğin arayışları geride kalmış, ortaya Türk şiirinde benzeri olmayan bir dil çıkmıştı. Bu dil, argonun, küfrün, sokağın, muzipliğin diliydi. Can Yücel, şiire o güne dek pek girmemiş bir kelime dağarcığını cesaretle soktu. En kaba sayılan sözcükler, en gündelik küfürler, meyhane muhabbetinin dili, onun elinde şiirsel bir malzemeye dönüştü. Ama bu, ucuz bir şok yaratma çabası değildi; Can Yücel, bu sözcüklerin içindeki canlılığı, samimiyeti, halkın gerçek nefesini duyuyordu. İşin sırrı şuydu: Can Yücel argoyu kullanırken bir yandan da derin bir lirizmi, klasik bir kültürü ve keskin bir zekâyı işletiyordu. En kaba kelimenin hemen yanında en ince bir duygu, en muzip şakanın ardında çok ciddi bir siyasi öfke dururdu. Bu zıtlıkların ustası oldu — güldürürken düşündüren, küfrederken ağlatan bir şair. Sivri dili yalnızca sözcük seçiminde değil, tavrındaydı. Devleti, iktidarı, kibarlığı, ikiyüzlülüğü, kof ciddiyeti hiç esirgemeden iğneledi. Kimseden korkmadı, kimseye yaranmadı. Şiiri bir muhalefet biçimiydi; her dizesinde otoriteye karşı bir kahkaha, bir omuz silkme vardı. 1965'ten sonra siyasal konular şiirinde iyice öne çıktı. Artık yalnızca aşkın, doğanın, çocuklarının değil; baskının, adaletsizliğin, ezilenlerin de şairiydi. Bu dönemde aldığı tavır, birkaç yıl sonra onu doğrudan cezaevinin kapısına götürecekti. Ama Can Yücel, sözünü yumuşatmayı asla düşünmedi.