12 Mart 1971, Türkiye'de bir askerî muhtıranın tarihidir. Ordu, hükümete bir muhtıra verdi; ardından sıkıyönetim ilan edildi, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, öğrenciler için ağır bir baskı dönemi başladı. Can Yücel, bu fırtınanın hedeflerinden biri oldu. Gerekçe, onun çevirileriydi. Can Yücel, Che Guevara ve Mao Zedong gibi devrimci isimlerin metinlerini Türkçeye çevirmişti. Sıkıyönetim mahkemesi, bu çevirileri suç saydı ve şairi tam 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. Bir adam, başkalarının sözlerini kendi diline aktardığı için, on beş yıllığına özgürlüğünden ediliyordu. Bu, çevirmenliğin ne kadar tehlikeli bir iş olabileceğinin acı bir kanıtıydı. Babası Hasan Âli Yücel, devlet eliyle dünya klasiklerini Türkçeleştirmişti; oğul ise dünyanın başka metinlerini Türkçeleştirdiği için aynı devletin cezaevine giriyordu. Tarihin bu ironisini, herhâlde en iyi Can Yücel'in kendi muzip kalemi yazabilirdi. Can Yücel cezaevinde de kendisi olmaya devam etti. Hücre, onu sustramadı; tam tersine, en yoğun şiirlerinden bazıları parmaklıklar ardında doğdu. Hapis, onun için bir suskunluk değil, başka bir konuşma biçimi oldu. Mahpus arkadaşlarına, gardiyanlara, dışarıdaki dünyaya seslenen dizeler yazdı. İçeride yazdığı şiirler, sonradan 'Bir Siyasinin Şiirleri' adıyla kitaplaşacaktı. Kitabın adındaki 'siyasi', hem 'siyasi mahkûm' anlamına geliyor hem de devletin onu nasıl gördüğünü alaycı bir biçimde yüzüne çarpıyordu. Can Yücel, cezaevini bile bir nükteye çevirmenin yolunu buldu.