
Lise bittiğinde Can Yücel, çoğu gencin seçmeyeceği bir yola saptı: klasik filoloji. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Latince ve Eski Yunanca okumaya başladı. Bu, Avrupa edebiyatının iki bin yıllık köklerine inmek demekti. Klasik filoloji, sıradan bir yabancı dil eğitimi değildi. Homeros'u kendi dilinden okumak, Vergilius'u, Sophokles'i, Latin ve Yunan şairlerini asıllarından tanımak; bir metnin nasıl kurulduğunu, kelimelerin nasıl tartıldığını öğrenmekti. Bu eğitim, Can'a ileride bir çevirmen olarak eşsiz bir donanım sağlayacaktı. Eğitimini Cambridge Üniversitesi'nde sürdürdü. Dünyanın en köklü üniversitelerinden birinde, klasik metinlerin incelendiği o ağır, ciddi akademik gelenekle yüz yüze geldi. Cambridge'in soğuk taş binaları, kütüphaneleri, asırlık ritüelleri; bir yandan onu besledi, bir yandan da o doğuştan asi mizacını daha da kıvılcımlandırdı. Dikkat çekici olan şuydu: Can Yücel, klasiklerin en yüksek, en 'ciddi' biçimini öğreniyordu — ama ileride bütün o ağırbaşlı kültürü alıp İstanbul'un, Anadolu'nun sokak diline, argoya, küfre, gündelik konuşmaya karıştıracaktı. Tam da klasikleri böylesine derinden bildiği için, onları rahatça eğip bükebildi. Bir metni bozmak için önce onu çok iyi tanımak gerekir; Can bunu tanıyordu. İşte çevirmenliğinin ve şiirinin temeli bu yıllarda atıldı: bir yanda iki bin yıllık klasik gelenek, öbür yanda o geleneğe karşı duyulan muzip, oyuncu, hiç ezilmeyen bir özgüven. Cambridge'den döndüğünde Can Yücel, hem çok bilgili hem çok haşarı bir genç adamdı.