1950'de Can Yücel ilk şiir kitabını yayımladı: 'Yazma'. Adı bile çift anlamlıydı — hem başörtüsü anlamında bir 'yazma', hem de 'yazma' fiilinin kendisi; bir emir, bir uyarı, belki bir şaka. Daha ilk kitabın adından, kelimelerle oynamayı ne kadar sevdiği belliydi. 'Yazma', henüz olgunlaşmamış, kendi sesini arayan genç bir şairin kitabıydı. İçinde dönemin şiir anlayışının izleri vardı; Can, ileride ulaşacağı o pervasız, argolu, sivri dile henüz tam varmamıştı. Ama tohumlar oradaydı: gündelik hayata yakınlık, mizaha eğilim, kalıplara karşı huzursuzluk. O yıllarda Türk şiiri büyük bir dönüşümün içindeydi. Orhan Veli ve arkadaşlarının başlattığı Garip akımı, şiiri süslerden, ağdalı dilden, şairaneliğin yapmacığından arındırmıştı; sokağın insanını, sıradan hayatı şiire sokmuştu. Genç Can Yücel, bu yeni rüzgârı soluyan bir kuşağın içindeydi. Ama Can, Garip'in sade dilini alıp çok daha ileri götürecekti. Onlar şiiri sadeleştirmişti; Can ise şiire argoyu, küfrü, en kaba ve en canlı sokak diliyle birlikte muzipliği, cinselliği, siyasi öfkeyi de katacaktı. 'Yazma', bu uzun yolculuğun ilk adımıydı. Kitap büyük yankı uyandırmadı; Can Yücel henüz tanınan bir isim değildi. Önündeki yıllarda çevirmenlik yapacak, yurtdışında yaşayacak, hayatın türlü hâlini görecek ve ancak olgunlaştığında — kırklı yaşlarında — kendi gerçek sesini bulacaktı. Şiir, onun için sabırla beklenmesi gereken bir mahsuldü.